Bu Blogda Ara

Translate

29.5.26

Her Dönem Üst Üste

 

     Ne ‘utanıcam’ başkası adına?

     Kahraman olarak ölmeyi beceremedi, hain olarak yaşamayı seçti.

     Truva atlarının, tavşan adayların yanına geçti.

     Güce denge getirecekti, karanlık tarafı seçti.

     Sonuçta babamın oğlu değil. Kaldı ki insan akrabalarını seçemez ama temsilcilerini, yöneticilerini seçebilir mi?

     Peki yolunu, yoldaşlarını, safını?

     Hızır Paşa mı, Pir Sultan mı?

     Ya barikatın hangi tarafı?

     “Aynılar aynı yerde.”

     Artık iktidar, meşruiyetini aldığı, kendisini de bağlayan ve şeklen bile uyması gereken şeylere hiç takılmıyor.

     Bunu kasti yapıyor. Sınırsız iktidarını, gücünü sergiliyor. Gövde gösterisi yapıyor. Gözdağı veriliyor.

     Bu hâl ve şartlar altında, bütün muhalefet yol ve yordamları meşrudur.

     Meşru toplumsal muhalefetin, en geniş cephesini tahkim etmeyen tüm yaklaşımlar, iktidarın güdümündedir. Kaçınılmalıdır.

     Boş semboller, komplo teorileri, anlamsız kamplaşmalar, suni gündemler, yaratılan karşıtlıklar, nefret, yalan ve provokasyonlar, atariciler, pizzacılar, mankurtlar ve kerameti kendinden menkul sahte peygamberlerle oyalanacak; tek bir an bile yok. Kalmadı.

     Grimsby’deki, bar kutlama sahnesinde, havai fişekli gösteri sırasında, yaşanan elim hadiseye kahramanımız,

     “Bunun tekrar olduğuna inanamıyorum!” karşılığını veriyordu.

     Peşine taktığı milleti gazlayan, mangalda kül bırakmayan, yozlaşmış, profesyonel politikacılar; nasıl oluyor da –her defasında- şahsi menfaatleri ve ikbâllerini; kutsal ve yüce, ortak değerlerin önünde tutabiliyor da kutlu davasını, şanlı yürüyüşünü ve ona güvenip yetki verdiği halkını; hiç utanıp sıkılmadan, kolaylıkla satabiliyor?

     Birileri daima, kimin arabasına binse onun türküsünü söyleyerek, gemilerini yüzdürebiliyorken; gariban ve çaresiz insanlar, tekrar ve tekrar, aynı tuzaklara düşebiliyor?

     Siyasetin toplumdaki çağrışımları olumsuz, kötü ve pis bir iştir. Siyasetçi ise her türlü yalan dolan, hile ve hurdayla kandırdığı insanların zararından; kâr eden, kazanç sağlayan, güvenilmez, sahtekâr, kaypak ve şerefsiz ancak güçlü kimsedir.

     Sonra insanlar çikolata, çiçek ister. Romantik müzik eşliğinde loş ortam, belki birkaç duble sert içki ve uzun bir alışma süresi.

     Gönüllere girmek, orada yer edinmek ve kalıcı olabilmek ile insanlara dokunabilmek; narin bir iştir. Herkesin harcı değildir.

     Tatlı dili ve zehirli sözleriyle büyülediği insanları felç ederek, rızalarını gasp eder.

     Fakat bu, tek taraflı bir gösteri değildir. İnteraktif. Kitle ile siyasetçisi arasında, sessiz bir anlaşma vardır.

     İnsanlar, oyunun kendisini sever.

     Ve bu işlerden, çok da iyi anlar. Ucuz imitasyonu veya başarısız bir girişimi ayırır. Aslı dururken de kimse, taklidine itibar etmez.

     Bazen de acır.

     “Fazla dürüst.” der.

     En kötü huyu dürüstlüğü olan birisi, başka hiçbir vasfı yok anlamına gelir.

     Aynı şekilde, kaliteyi de anlar. Daha iyisi gelene kadar en iyisi bu diyerek, siyasetçiyi bağrına basar. El üstünde tutar. Pamuklara sarmalar sarar ve kolay kolay da vazgeçmez. İcabında, bağrına taş basar.

     Dizayn ettikleri güvenli alanlarında; kendini ifade etmeye çalışan en ufak çatlak sese dahi tahammül yoktur.

     Hemen, “Siyaset yapma!” denir.

     Meali, aman ağzımızın tadı kaçmasın. Fincancı katırlarını ürkütme de gemimizi yürütmeye devam edelim.

     İkili ilişkilere, sosyal çevrelere, çalışma yaşamı, okullara… yani kısaca, tüm insani alanlara,

     “Siyaseti karıştırma!” derler.

     Bununla övünür, olması gereken diye iddia ederler.

     Bütünüyle politik olan tüm insani alanları, politikadan soyutlamak; politikayı da insandan ayıklamaktır.

     Kitleler böylelikle sessiz yığınlar olarak, birer sayı ve istatistiğe indirgenir. Asla temsil edilmeyen, edilgen pozisyondaki insanları ise; sermayenin fraksiyonları arasında ve aslında hiçbir seçeneğin olmadığı, hür ve adil olmayan, göstermelik seçimler aracılığıyla sandığa indirgenen, temsili demokrasilerle, rızası üretilir.

     Bir de şu, asla sonu gelmeyen,

     “Millî birlik ve bütünlüğe ihtiyacımız olan şu günlerde; siyasetin sırası değildir. Olay kesinlikle siyaset üstüdür. Kimse küçük hesaplarıyla bunu siyasete meze edemez.”

     Oysa vakanın vukuu, nedenleri, yaratan ortam ve sonuçları; kesinlikle siyasetin alanına girer.

     Hiç sekmez.

     Politik olmak, davranmak ya da konuşmak diye de bir şey var. İnanmadığın şeyleri söylemek, yerine göre tam aksini savunmak ve çoğunlukla da hiçbir şey söylememiş olmak anlamlarına gelir.

     Nabza göre şerbet, idareimaslahat, aman tadımız kaçmasın. Takiye olarak da bilinir. Politik doğruculuk değil, kardeşidir.

     Bizim okuduğumuz kitaplarda bunlar yazmaz.

     Tüm bu olumsuz kanı ve tanımlara karşın, halkın devrimcilere bakışı nasıldır?

     Onlar daha ziyade; nesilden nesle, kulaktan kulağa, dudaktan kalbe -yazıdan bile önce- bugünlere ulaşan mitolojik kahramanlara benzetilir.

     Kâh kapılardan sığmayan devler kâh dizi dizi atlarıyla geçit yapan kervanlar. Pazarda alışveriş yapan birileri. Yol soran bir yabancı. Çocuklarla top oynayan gençler.

     Atları rüzgâr kanatlı, yüce dağlar aslanı, birer şahindirler. Göğsü çapraz fişeklikli, sırtında çifte tüfek.

     Tıpkı bu toprağın kadim kültürü Hefaistos’a dayanan efeler gibi. Giysileri, dansları, tavırları. Tam o asi, eski zaman, namlı eşkıyaları.

     Bugün bile teknolojinin hatta cumhuriyetin dahi sirayet etmediği, zamanın donduğu en ücra ıssızlarda. Dağ başlarında. Numunelik de olsa. En az bir ihtiyar devrimci bulunmaktadır.

     Bunlar toplumsal belleğin hafıza kartları. Taşıyıcısı ve aktarıcısı.

     Ve yine bu neneler ve dedeler arasında, ilk günkü canlılık, heyecan ve sempatiyle tekrar tekrar yaşayan anılarında; Denizler, Mahirler hep vardır.

     Yolu düşmemiş, gelip geçmemiş olsalar bile tanıkları vardır.

     Onlar hep oradadır. Ve hiçbir kuvvet, aksini ispat edemez.

     Üstelik tüm karalamalara, iftiralara, itibarsızlaştırma, aşağılama, yalanlara, baskıya ve yasaklamalara rağmen; gönüllerde ve toplumsal bellekte dipdiri ve ölümsüz olarak gayet canlı yaşarlar.

     Diyelim ki devrimciler iyi, siyaset kötü. O vakit sağcılık, gerçekten de utanılacak bir şey mi?

     Öyle olmasaydı, hep yüce ve kutsal ortak değerlerin arkasına saklanıp, boş sembollerle insanları kandırırlar mıydı?

     En çok neye saldıracaklarsa en fazla onun muhafızlığına soyunan, ne söylüyorsa tersini yapan; ne yapıyorsa aksini söyleyen ve aslında kendileri her ne ise diğer herkesi, o olmakla suçlayan insanlar bunlar.

     Sergilenen, performansa dayalı bir gösteri. Ve insanlar da seyircisi.

     İşin kötüsü aynı ezberler, kopya şablonlar ve hep aynı hikâyeler, eski numaralar, sembol, değer ve arkasında gerçek yaşayan bir insan bulunmayan personalarla.

     Sonra insanlar aynı şeylerden farklı sonuçlar beklerken. Birisi çıkar ve der ki:

     “Bunun tekrar olduğuna inanamıyorum!”

     Tabii bunlarda sorumluluk alma, bedel ödeme yoktur. İstifa bile edemezler. Eğer istifaları istenirse, görevden aflarını ister.

     Özür, özeleştiri veya günah çıkarmanın muadili olarak; tövbe vardır. Suçları, günahları ve sonuçlarından arınır, aklanırlar.

     Solculuk öyle mi? Utangaç ve mahcup sağcıların aksine, onlar niyetlerini gizlemezler. Sarihtir. Bundan gurur duyar ve hatta kendi aralarında paylaşamazlar.

     “Hakiki Tosun Paşa benim!”

     En solcu, tek solcu, gerçek solcu benim. Benim haricimdeki herkes revizyonisttir gibi aşık atılır. Solculuk yarıştırılır.

     Ezan, bayrak ve hatta Atatürk hep mi pisliklerin, sömürünün ve kötülüklerin örtüsü olur?

     Hiç mi hiçbiri, solcu kılığına girmeyi akıl edememiştir? Senin bile ilk aklına gelen. Oradan pay biç.

     Şeytan olsam, peygamber kılığında dolaşırdım.

     Sağcının duruşu değil, fiyatı mı olur?

     Sağcı satar mı?

     Evet.

     Gelişim ve tüketim çılgınlıkları, yoksullaşma ile el ele gidiyor. O kadar hızlı ki; yaşarken dahi, içinden geçtiğimiz süreçlerin gerisinde kalıyoruz.

     Yetmezmiş gibi kesintisiz ve sürekli olarak -far tutulmuş tavşan gibi- kuşatıldığımız uyaranların, sonsuz ve sınırsız tacizi altındayız.

     Bugünün dünyasında, insan onuruna yakışır, huzur içinde yaşama imkânlarına sahipken; kısıtlı kaynakları geri dönüşsüz sömüren talanın, yağmanın; yalnızca bir avuç kan emicinin zenginleşmesine -o da geri kalan hepimizin yoksullaşması pahasına üstelik- yaşanmaz hâldeki dünyanın sonunu getiren barbarlık çağındayız.

     Paramparça, örgütsüz toplum. Anı yaşayamayan, kendisi olamayan, yarınsız -ve ilk defa bir önceki nesilden daha ağır şartlarda- felç edilmiş. Ve sırtından sopası eksik edilmeyen. Sürekli tehdit altında ve güvensizlik yaşayan, bastırılmış, çaresiz garibanlar.

     Kendinden korkan, neye sahip olduğunu bilemeyen ve kaybedecek bir şeyi kalmayanlar.

     Ne yapacaklarını, neye inanacaklarını şaşıran. Bir adım ötesini, göremez durumdalar.

     İçinde yaşadığımız, bizim dışımızda ve bizden bağımsız var olan bir hakikat var. Bizi yaratan ve karşılıklı etkileşimlerle yeniden üretilen, işimize gelmeyince; uyumlanmak yerine, bazılarımızın değiştirmeye çalıştığı bir şey.

     Ancak yine de var olabilmek için bir şahide ihtiyaç duyar. Sihir burada başlar. Manipülatörler, burada devreye girerler.

     Hakikatin kendisinin, çoğunlukla aldatıcı, ani görünümlerinden birini alırlar. Sonra bunu, diledikleri forumu vererek, uydurulmuş gerçekliği kitlelere pazarlarlar.

     Kimdir bu sahte peygamberler?

     Öncelikle küresel trendi, olduğu gibi ithal eden, akranları tarafından ciddiye alınmayan ucubeler.

     Yalanı, çevrimiçi yankı odalarında hyplelayan, nefreti büyüten ve yaygınlaştıran; böylelikle de beynin en ilkel noktalarındaki, temel hayatta kalma içgüdüsünü istismar eden; çoğu anonim ve on beş yaşlarındaki ergen oğlanlar.

     Zombileştirilmiş mankurtlar, ta en başından beri; gelecekte yeri olmayan, iktidarsız, yaşlı erkeklerden oluşan, özel yetiştirilmiş kadrolar olarak; yönetim ajanlarına hazırlanır.

     Kral çıplaktır ve ansızın, biri çıkar ve der ki;

     “A yallaya, bunun tekrar olduğuna inanamıyorum.”