Ne
‘utanıcam’ başkası adına?
Kahraman
olarak ölmeyi beceremedi, hain olarak yaşamayı seçti.
Truva
atlarının, tavşan adayların yanına geçti.
Güce
denge getirecekti, karanlık tarafı seçti.
Sonuçta
babamın oğlu değil. Kaldı ki insan akrabalarını seçemez ama temsilcilerini,
yöneticilerini seçebilir mi?
Peki
yolunu, yoldaşlarını, safını?
Hızır
Paşa mı, Pir Sultan mı?
Ya
barikatın hangi tarafı?
“Aynılar aynı yerde.”
Artık
iktidar, meşruiyetini aldığı, kendisini de bağlayan ve şeklen bile uyması
gereken şeylere hiç takılmıyor.
Bunu
kasti yapıyor. Sınırsız iktidarını, gücünü sergiliyor. Gövde gösterisi yapıyor.
Gözdağı veriliyor.
Bu
hâl ve şartlar altında, bütün muhalefet yol ve yordamları meşrudur.
Meşru
toplumsal muhalefetin, en geniş cephesini tahkim etmeyen tüm yaklaşımlar,
iktidarın güdümündedir. Kaçınılmalıdır.
Boş
semboller, komplo teorileri, anlamsız kamplaşmalar, suni gündemler, yaratılan
karşıtlıklar, nefret, yalan ve provokasyonlar, atariciler, pizzacılar, mankurtlar
ve kerameti kendinden menkul sahte peygamberlerle oyalanacak; tek bir an bile
yok. Kalmadı.
Grimsby’deki,
bar kutlama sahnesinde, havai fişekli gösteri sırasında, yaşanan elim hadiseye
kahramanımız,
“Bunun
tekrar olduğuna inanamıyorum!” karşılığını veriyordu.
Peşine
taktığı milleti gazlayan, mangalda kül bırakmayan, yozlaşmış, profesyonel politikacılar;
nasıl oluyor da –her defasında- şahsi menfaatleri ve ikbâllerini; kutsal ve yüce,
ortak değerlerin önünde tutabiliyor da kutlu davasını, şanlı yürüyüşünü ve ona
güvenip yetki verdiği halkını; hiç utanıp sıkılmadan, kolaylıkla satabiliyor?
Birileri
daima, kimin arabasına binse onun türküsünü söyleyerek, gemilerini yüzdürebiliyorken;
gariban ve çaresiz insanlar, tekrar ve tekrar, aynı tuzaklara düşebiliyor?
Siyasetin
toplumdaki çağrışımları olumsuz, kötü ve pis bir iştir. Siyasetçi ise her türlü
yalan dolan, hile ve hurdayla kandırdığı insanların zararından; kâr eden,
kazanç sağlayan, güvenilmez, sahtekâr, kaypak ve şerefsiz ancak güçlü kimsedir.
Sonra
insanlar çikolata, çiçek ister. Romantik müzik eşliğinde loş ortam, belki
birkaç duble sert içki ve uzun bir alışma süresi.
Gönüllere
girmek, orada yer edinmek ve kalıcı olabilmek ile insanlara dokunabilmek; narin
bir iştir. Herkesin harcı değildir.
Tatlı
dili ve zehirli sözleriyle büyülediği insanları felç ederek, rızalarını gasp eder.
Fakat
bu, tek taraflı bir gösteri değildir. İnteraktif. Kitle ile siyasetçisi
arasında, sessiz bir anlaşma vardır.
İnsanlar,
oyunun kendisini sever.
Ve
bu işlerden, çok da iyi anlar. Ucuz imitasyonu veya başarısız bir girişimi ayırır.
Aslı dururken de kimse, taklidine itibar etmez.
Bazen
de acır.
“Fazla
dürüst.” der.
En
kötü huyu dürüstlüğü olan birisi, başka hiçbir vasfı yok anlamına gelir.
Aynı
şekilde, kaliteyi de anlar. Daha iyisi gelene kadar en iyisi bu diyerek,
siyasetçiyi bağrına basar. El üstünde tutar. Pamuklara sarmalar sarar ve kolay
kolay da vazgeçmez. İcabında, bağrına taş basar.
Dizayn
ettikleri güvenli alanlarında; kendini ifade etmeye çalışan en ufak çatlak sese
dahi tahammül yoktur.
Hemen,
“Siyaset yapma!” denir.
Meali,
aman ağzımızın tadı kaçmasın. Fincancı katırlarını ürkütme de gemimizi
yürütmeye devam edelim.
İkili
ilişkilere, sosyal çevrelere, çalışma yaşamı, okullara… yani kısaca, tüm insani
alanlara,
“Siyaseti
karıştırma!” derler.
Bununla
övünür, olması gereken diye iddia ederler.
Bütünüyle
politik olan tüm insani alanları, politikadan soyutlamak; politikayı da insandan
ayıklamaktır.
Kitleler
böylelikle sessiz yığınlar olarak, birer sayı ve istatistiğe indirgenir. Asla
temsil edilmeyen, edilgen pozisyondaki insanları ise; sermayenin fraksiyonları
arasında ve aslında hiçbir seçeneğin olmadığı, hür ve adil olmayan, göstermelik
seçimler aracılığıyla sandığa indirgenen, temsili demokrasilerle, rızası üretilir.
Bir
de şu, asla sonu gelmeyen,
“Millî
birlik ve bütünlüğe ihtiyacımız olan şu günlerde; siyasetin sırası değildir.
Olay kesinlikle siyaset üstüdür. Kimse küçük hesaplarıyla bunu siyasete meze
edemez.”
Oysa
vakanın vukuu, nedenleri, yaratan ortam ve sonuçları; kesinlikle siyasetin
alanına girer.
Hiç
sekmez.
Politik
olmak, davranmak ya da konuşmak diye de bir şey var. İnanmadığın şeyleri
söylemek, yerine göre tam aksini savunmak ve çoğunlukla da hiçbir şey söylememiş
olmak anlamlarına gelir.
Nabza
göre şerbet, idareimaslahat, aman tadımız kaçmasın. Takiye olarak da bilinir.
Politik doğruculuk değil, kardeşidir.
Bizim
okuduğumuz kitaplarda bunlar yazmaz.
Tüm
bu olumsuz kanı ve tanımlara karşın, halkın devrimcilere bakışı nasıldır?
Onlar
daha ziyade; nesilden nesle, kulaktan kulağa, dudaktan kalbe -yazıdan bile
önce- bugünlere ulaşan mitolojik kahramanlara benzetilir.
Kâh
kapılardan sığmayan devler kâh dizi dizi atlarıyla geçit yapan kervanlar.
Pazarda alışveriş yapan birileri. Yol soran bir yabancı. Çocuklarla top oynayan
gençler.
Atları
rüzgâr kanatlı, yüce dağlar aslanı, birer şahindirler. Göğsü çapraz fişeklikli,
sırtında çifte tüfek.
Tıpkı
bu toprağın kadim kültürü Hefaistos’a dayanan efeler gibi. Giysileri, dansları,
tavırları. Tam o asi, eski zaman, namlı eşkıyaları.
Bugün
bile teknolojinin hatta cumhuriyetin dahi sirayet etmediği, zamanın donduğu en
ücra ıssızlarda. Dağ başlarında. Numunelik de olsa. En az bir ihtiyar devrimci
bulunmaktadır.
Bunlar
toplumsal belleğin hafıza kartları. Taşıyıcısı ve aktarıcısı.
Ve
yine bu neneler ve dedeler arasında, ilk günkü canlılık, heyecan ve sempatiyle
tekrar tekrar yaşayan anılarında; Denizler, Mahirler hep vardır.
Yolu
düşmemiş, gelip geçmemiş olsalar bile tanıkları vardır.
Onlar
hep oradadır. Ve hiçbir kuvvet, aksini ispat edemez.
Üstelik
tüm karalamalara, iftiralara, itibarsızlaştırma, aşağılama, yalanlara, baskıya
ve yasaklamalara rağmen; gönüllerde ve toplumsal bellekte dipdiri ve ölümsüz
olarak gayet canlı yaşarlar.
Diyelim
ki devrimciler iyi, siyaset kötü. O vakit sağcılık, gerçekten de utanılacak bir
şey mi?
Öyle
olmasaydı, hep yüce ve kutsal ortak değerlerin arkasına saklanıp, boş
sembollerle insanları kandırırlar mıydı?
En
çok neye saldıracaklarsa en fazla onun muhafızlığına soyunan, ne söylüyorsa
tersini yapan; ne yapıyorsa aksini söyleyen ve aslında kendileri her ne ise
diğer herkesi, o olmakla suçlayan insanlar bunlar.
Sergilenen,
performansa dayalı bir gösteri. Ve insanlar da seyircisi.
İşin
kötüsü aynı ezberler, kopya şablonlar ve hep aynı hikâyeler, eski numaralar, sembol,
değer ve arkasında gerçek yaşayan bir insan bulunmayan personalarla.
Sonra
insanlar aynı şeylerden farklı sonuçlar beklerken. Birisi çıkar ve der ki:
“Bunun
tekrar olduğuna inanamıyorum!”
Tabii
bunlarda sorumluluk alma, bedel ödeme yoktur. İstifa bile edemezler. Eğer
istifaları istenirse, görevden aflarını ister.
Özür,
özeleştiri veya günah çıkarmanın muadili olarak; tövbe vardır. Suçları,
günahları ve sonuçlarından arınır, aklanırlar.
Solculuk
öyle mi? Utangaç ve mahcup sağcıların aksine, onlar niyetlerini gizlemezler.
Sarihtir. Bundan gurur duyar ve hatta kendi aralarında paylaşamazlar.
“Hakiki
Tosun Paşa benim!”
En
solcu, tek solcu, gerçek solcu benim. Benim haricimdeki herkes revizyonisttir
gibi aşık atılır. Solculuk yarıştırılır.
Ezan,
bayrak ve hatta Atatürk hep mi pisliklerin, sömürünün ve kötülüklerin örtüsü olur?
Hiç
mi hiçbiri, solcu kılığına girmeyi akıl edememiştir? Senin bile ilk aklına
gelen. Oradan pay biç.
Şeytan
olsam, peygamber kılığında dolaşırdım.
Sağcının
duruşu değil, fiyatı mı olur?
Sağcı
satar mı?
Evet.
Gelişim
ve tüketim çılgınlıkları, yoksullaşma ile el ele gidiyor. O kadar hızlı ki; yaşarken
dahi, içinden geçtiğimiz süreçlerin gerisinde kalıyoruz.
Yetmezmiş
gibi kesintisiz ve sürekli olarak -far tutulmuş tavşan gibi- kuşatıldığımız
uyaranların, sonsuz ve sınırsız tacizi altındayız.
Bugünün
dünyasında, insan onuruna yakışır, huzur içinde yaşama imkânlarına sahipken; kısıtlı
kaynakları geri dönüşsüz sömüren talanın, yağmanın; yalnızca bir avuç kan
emicinin zenginleşmesine -o da geri kalan hepimizin yoksullaşması pahasına üstelik-
yaşanmaz hâldeki dünyanın sonunu getiren barbarlık çağındayız.
Paramparça,
örgütsüz toplum. Anı yaşayamayan, kendisi olamayan, yarınsız -ve ilk defa bir
önceki nesilden daha ağır şartlarda- felç edilmiş. Ve sırtından sopası eksik
edilmeyen. Sürekli tehdit altında ve güvensizlik yaşayan, bastırılmış, çaresiz
garibanlar.
Kendinden
korkan, neye sahip olduğunu bilemeyen ve kaybedecek bir şeyi kalmayanlar.
Ne
yapacaklarını, neye inanacaklarını şaşıran. Bir adım ötesini, göremez
durumdalar.
İçinde
yaşadığımız, bizim dışımızda ve bizden bağımsız var olan bir hakikat var. Bizi
yaratan ve karşılıklı etkileşimlerle yeniden üretilen, işimize gelmeyince;
uyumlanmak yerine, bazılarımızın değiştirmeye çalıştığı bir şey.
Ancak
yine de var olabilmek için bir şahide ihtiyaç duyar. Sihir burada başlar.
Manipülatörler, burada devreye girerler.
Hakikatin
kendisinin, çoğunlukla aldatıcı, ani görünümlerinden birini alırlar. Sonra bunu,
diledikleri forumu vererek, uydurulmuş gerçekliği kitlelere pazarlarlar.
Kimdir
bu sahte peygamberler?
Öncelikle
küresel trendi, olduğu gibi ithal eden, akranları tarafından ciddiye alınmayan
ucubeler.
Yalanı,
çevrimiçi yankı odalarında hyplelayan, nefreti büyüten ve yaygınlaştıran;
böylelikle de beynin en ilkel noktalarındaki, temel hayatta kalma içgüdüsünü
istismar eden; çoğu anonim ve on beş yaşlarındaki ergen oğlanlar.
Zombileştirilmiş
mankurtlar, ta en başından beri; gelecekte yeri olmayan, iktidarsız, yaşlı
erkeklerden oluşan, özel yetiştirilmiş kadrolar olarak; yönetim ajanlarına
hazırlanır.
Kral
çıplaktır ve ansızın, biri çıkar ve der ki;
“A
yallaya, bunun tekrar olduğuna inanamıyorum.”