Deniz
Göktaş’ın başına gelenler veya genel olarak yaşadıklarımızın, gelip dayandığı
kök sorunlar aynı.
Bu bir özgürlük sorunudur. Temel insan hakları, eşit yurttaşlık ve adalet sorunudur.
Hiç
kimse görüş, kanaat ve inançlarını açıklamaya zorlanamayacağı gibi herkes de
kısıtlanmaksızın düşüncelerini ifade etme, açıklama, tartışma, yayma ve
örgütlenme özgürlüklerine sahiptir.
Yine
insanlar toplantı, gösteri, yürüyüş ve protesto haklarına sahiptir ve bunlar
yasaklanamaz ve askıya alınamaz.
Bu
en temel hak ve özgürlüklerin engellenmesine hiçbir mücbir sebep, makul mazeret
bulunamaz. Hukuki ve meşru tarafı olamaz.
Ve
tüm bu haksız, hukuksuz ve adaletsizliklere karşı koymak, direnmek ve tüm
mücadele biçimleri ise meşru olduğu kadar aynı zamanda bir onur meselesidir.
Tekrara
düşmek istemem ama ortada bir suç olmadığı halde, Deniz niçin cezalandırılıyor?
Yapılan
çalışmaların gösterdiği; sosyoekonomik açıdan gelişmemiş, bireyselleşemeyen,
geri bıraktırılan, gelenekçi ve kolektif toplumlarda, kişisel sınırlar
oturmamıştır.
Bu
yerli ve millî toplumlar yalnızca dini referanslara göre kurgulanmamıştır. Milliyetçi
toplumlar da seküler bile olsalar, bu kapsamdadır.
Üzerlerine
vazife olmayan ve gerçek anlamda onları ilgilendirmeyen ve de aslında kimsenin
zarar görmediği şeyler üzerinden; suç icat eder, bunun neticesinde kendilerini
kurban ilan eder, mağduriyet yaratır ve cezalandırma talep ederler.
Ya
da canavarlaştırılan bir grup hakkında asılsız iftiralar yayarak oluşturulan
önyargılar sonucunda yaratılan tiksinti duygularıyla öfke ve düşmanlığı
körükleyerek nefreti örgütlerler. Bildiğin bok at izi kalsın.
Buna
göre Çingeneler pis, Aleviler sapık, Kürtler bölücü, ateistler ahlaksız,
solcular hain, LGBTİ+ zararlı cemiyet, kadınlar orospu, evsiz hayvanlar
güvenlik sorunu, şer yuvası CHP Atatürk’ün izinden saptı…
Bir
de başbuğ, hocaefendi, kanaat önderi, reis, STK, bilge lider, iyi şair, tanırım
iyi çocuktur yahut ‘our boys’ filan dediklerine, inandıkları ve
yaygınlaştırdıkları komplo teorilerine bakın.
Bunu
yapanlar ise toplumun ortak aklı veya yüce ve kutsal, millî ve manevi değerler
hassasiyeti değil; bunları istismar eden profesyonel demagoglar ve
manipülatörlerdir.
‘Çünkü
kaptanlar, korkar isyandan
Fırtınalardan
bile fazla’
Minicik
bir taşla başlarına geçeceğini bilirler, sırça sarayları ve olanca
iktidarlarının.
‘Bir
kıvılcım yeter’
Yalnızca
bir fısıltı:
‘Kral
çıplak.’
Ve
‘Ben diyorum ki ona:’
‘Fırtınalar
koparsa kopsun’
Sinizm,
duyarsızlık ve ödü kopanlar. Öğrenilmiş çaresizlikle boyun eğen, kendini
akıllı, kurnaz ve muhalif zanneden acınası haldekiler. Durumdan şikayetçi ancak
ayranımız da dökülmesin diyenler. Korkuları onurlarını aşanlar. İki rekât
onurlu insan ve birey olamayanlar da bu suça ortaklar.
‘Adını
bilmesem de’ benim yoldaşlarım; yalnız da yürüsek, tek kişi de kalsak ‘ben
dönmezem yolumdan’ diyenler.
Evet.
Kimliği insanın onurudur ve insan onuru için yaşar.
Kimse
elinde olmayan ve doğuştan gelen nitelikleri nedeniyle ayrımcılığa tabii
tutulamaz. Dışlanamaz, hor görülemez, hedef gösterilemez ve suçlu ilan
edilemez.
Kimsenin
kendisi olarak insanca ve onurlu yaşam hakkı gasp edilemez.
Gökkuşağı
ve sevgi yasaklanamaz.
Yine
önceki kuşak devrimcilerden şunu öğrendik ki; insanlık onuru daima işkenceyi
yenmiş ve yenecektir.
Değil
son olarak açlık grevinde yaşamını yitiren Gürkan Türkoğlu ve devrimci
tutsakların zindanı olan kuyu tipi hapishaneler, çıplak arama; ters kelepçe
dahi işkencedir.
Ve
işkence insanlık suçudur.
Zaman
aşımı yoktur.
İstisna
olması gereken, zamana yayılan, uzun süreli tutuklu yargılamalar, gözaltılar,
savunma hakkının engellenmesi ve millî iradeye darbe anlamındaki kayyımlar, on
yılları bulan hak ihlalleriyle tutsaklıklar, mesleğini yapan gazetecilerin
cezalandırılması, sürgünler, saldırılar, tehdit, şantaj, iftira ve cinayetler
de öyle.
Orantısız
polis şiddeti ve devlet terörü de.
İşkencehaneleriyle birlikte giyotine dönüştürülen,
devletleşmiş siyasi iktidarın yargı kolları sopası da.
Devletin
tam bağımsızlığından feragat ederek, egemenlik haklarını devrettiği ve
meşruiyet devşirdiği, ileri karakolu ve jandarmalığını yaptığı ve başını -Fehim
Taştekin’in deyimiyle “Soykırımcı Epstein ittifakı”- emperyalist ABD’nin
çektiği NATO; kurulduğu günden bu yana, uluslararası bir terör örgütüdür.
Savaş,
kan, gözyaşı, yıkım, yoksulluk, vahşet ve istikrarsızlıktan başka bir şey
getirmemiştir.
Açık
kaynaklardan çapraz teyitlere göre, Naziler’den öğrendiklerini geliştirip
tatbik etmiştir.
6-7
Eylül’de, 15-16 Haziran’da, Maraş, Çorum ve Sivas’ta yakanlar, 12 Eylül
faşizmini getirenler de daha fazlasının müsebbipleri de NATO’nun kapıkulu olan
ülkücü ve İslamcı paramiliter gruplardır. Bugünün muktediri diktatör ve
teröristlerdir.
Herkes
kendine yakışanı yapar.
NATO
beslemesi dinci ve milliyetçiler nasıl o günlerde kerhane boyayıp 6. Filo’yu
kıble yapıp secde ederek namaz kılıyor ve protesto eden devrimcilere
saldırıyorsa; Çankaya Köşkü’ne çektikleri telgrafla Cumhurbaşkanı Cevdet
Sunay’ı vazifeye davet eden ’68 Kuşağı devrimci üniversite öğrencileri ise 6.
Filo’yu denize döküyor, Komer’in arabasını yakıyordu. Yabancı askerlerin
postallarıyla ezilen, ülkemizdeki konuşlanmış NATO üsleri hedef alınıyor;
emperyalist savaş ve işgallere karşı barış mücadeleleri yürütülüyordu.
Bugünkü
utanç verici uygulamalar, boyanan ve onarılan dış cepheler ve paravanların
ardına saklanan yoksulluğumuz, kent suçlarını gizleme çabaları, yol hizasına
getirilen mazgallar, hayatı durduran yasaklar ve tedbir amaçlı alıkoyulan
yüzlerce yurttaş ile en temel hak ve özgürlüklerin cebir ve zor yoluyla
hukuksuzca bastırılması.
Millete
Atatürk sevgisi, vatanperverlik ve milliyetçilik satan ancak iktidar eliyle
davar gibi güdülen ve beslenerek muhalefetin birleşik mücadelesini, Truva atı olarak
içeriden zehirleyen unsurlar ya üç maymunu oynuyor ya da iktidarı yağlıyor.
Biri
ulusal gurur ya da millî ve manevi, kutsal değerler mi dedi?
Bu
sizin eseriniz.
Gurur
lan!
Bu
arada etrafınızda utanmadan ve açıktan butlanı destekleyen gerçek insanlar var
mı bilemiyorum? Ama butlan yönetimi görev başında.
Ancak
düşünün ki toplumsal muhalefetin ortak adayı olarak katıldığınız ve herkesin
size umut bağladığı, köprüden önceki son çıkış olarak değerlendirilen
seçimleri, son derece pozitif bir kampanya sonucunda kıl payı kaybettikten
sonra düştüğü durum hazin.
Onun
yerinde olmak istemezdim.
Birden
herkesin sırt çevirdiği, nefret paratonerine dönüştü. İnsan içine çıkabilecek
yüzü kalmadı.
Anlaşıldığı
kadarıyla haksızlık ve ihanete uğradığını düşünmekte.
Arkasında
duran ve onunla yürüyen kişilerse, yok denecek kadar az.
Ortada
ideolojik bir ayrım da yok aslında fakat kurmayları, evlatları, parlattıkları,
vitrini ve yakın çalışma arkadaşları sırt çevirmiş durumda.
Hâkim
olduğu partisinde, tüm yönetim ve karar alma süreçlerinden dışladığı,
uzaklaştırdığı, halk tarafından da sevilip benimsenmeyen, karşılığı bulunmayan,
dünyalığını profesyonel politikacılıktan yapan, memleketin günü ve geleceğinde
yeri olmayan, zengin, yaşlı ve iktidarsız erkeklerin çoğunluğu oluşturduğunu
görüyoruz.
Bizzat
kendisinin dışladığı eskiler haricinde, yanında kalanlar ise iktidar trolü
anonim sosyal medya hesapları, iktidarın sosyal medya fenomenleri, yine
iktidarın güdümündeki havuz medyası ve daha kötüsü Nedim Şener ve belki de en
kötüsü Melih Gökçek.
Ben
olsam bırak rt’lemeyi, sen karışma diyerek gelen bu desteğin sonucunda kendi
konumumu sorgular, tekrar gözden geçirirdim.
Ayrıca
kimsenin bu duruma düşmemesini temenni ederim.
İddialı
demeçler vermeyi de sevmem ama sanki asla devletin atamasıyla seçilmişlerin yerine
gelmezdim gibime geliyor.
Tabii
denemeden bilemezsin. Muhtemelen bunu hiç bilemeyeceğiz.
Ama
ben kimim ki neticede?
Gariban
bir adamcığım ben.
Nasıl ki ülkede Kürtler ile savaşırken, toplumsal barış ve uzlaşı, özgürlük ve eşitlik mümkün değilse; en geniş toplumsal muhalefet cephesinin cumhurbaşkanı adayı ve yol arkadaşları tutsakken de bunların hiçbiri mümkün değildir.