Bu Blogda Ara

Translate

9.7.26

Giriş 101

 

     Deniz Göktaş’ın başına gelenler veya genel olarak yaşadıklarımızın, gelip dayandığı kök sorunlar aynı.

     Bu bir özgürlük sorunudur. Temel insan hakları, eşit yurttaşlık ve adalet sorunudur.

     Hiç kimse görüş, kanaat ve inançlarını açıklamaya zorlanamayacağı gibi herkes de kısıtlanmaksızın düşüncelerini ifade etme, açıklama, tartışma, yayma ve örgütlenme özgürlüklerine sahiptir.

     Yine insanlar toplantı, gösteri, yürüyüş ve protesto haklarına sahiptir ve bunlar yasaklanamaz ve askıya alınamaz.

     Bu en temel hak ve özgürlüklerin engellenmesine hiçbir mücbir sebep, makul mazeret bulunamaz. Hukuki ve meşru tarafı olamaz.

     Ve tüm bu haksız, hukuksuz ve adaletsizliklere karşı koymak, direnmek ve tüm mücadele biçimleri ise meşru olduğu kadar aynı zamanda bir onur meselesidir.

     Tekrara düşmek istemem ama ortada bir suç olmadığı halde, Deniz niçin cezalandırılıyor?

     Yapılan çalışmaların gösterdiği; sosyoekonomik açıdan gelişmemiş, bireyselleşemeyen, geri bıraktırılan, gelenekçi ve kolektif toplumlarda, kişisel sınırlar oturmamıştır.

     Bu yerli ve millî toplumlar yalnızca dini referanslara göre kurgulanmamıştır. Milliyetçi toplumlar da seküler bile olsalar, bu kapsamdadır.

     Üzerlerine vazife olmayan ve gerçek anlamda onları ilgilendirmeyen ve de aslında kimsenin zarar görmediği şeyler üzerinden; suç icat eder, bunun neticesinde kendilerini kurban ilan eder, mağduriyet yaratır ve cezalandırma talep ederler.

     Ya da canavarlaştırılan bir grup hakkında asılsız iftiralar yayarak oluşturulan önyargılar sonucunda yaratılan tiksinti duygularıyla öfke ve düşmanlığı körükleyerek nefreti örgütlerler. Bildiğin bok at izi kalsın.

     Buna göre Çingeneler pis, Aleviler sapık, Kürtler bölücü, ateistler ahlaksız, solcular hain, LGBTİ+ zararlı cemiyet, kadınlar orospu, evsiz hayvanlar güvenlik sorunu, şer yuvası CHP Atatürk’ün izinden saptı…

     Bir de başbuğ, hocaefendi, kanaat önderi, reis, STK, bilge lider, iyi şair, tanırım iyi çocuktur yahut ‘our boys’ filan dediklerine, inandıkları ve yaygınlaştırdıkları komplo teorilerine bakın.

     Bunu yapanlar ise toplumun ortak aklı veya yüce ve kutsal, millî ve manevi değerler hassasiyeti değil; bunları istismar eden profesyonel demagoglar ve manipülatörlerdir.

     ‘Çünkü kaptanlar, korkar isyandan

     Fırtınalardan bile fazla’

     Minicik bir taşla başlarına geçeceğini bilirler, sırça sarayları ve olanca iktidarlarının.

     ‘Bir kıvılcım yeter’

     Yalnızca bir fısıltı:

     ‘Kral çıplak.’

     Ve ‘Ben diyorum ki ona:’

     ‘Fırtınalar koparsa kopsun’

     Sinizm, duyarsızlık ve ödü kopanlar. Öğrenilmiş çaresizlikle boyun eğen, kendini akıllı, kurnaz ve muhalif zanneden acınası haldekiler. Durumdan şikayetçi ancak ayranımız da dökülmesin diyenler. Korkuları onurlarını aşanlar. İki rekât onurlu insan ve birey olamayanlar da bu suça ortaklar.

     ‘Adını bilmesem de’ benim yoldaşlarım; yalnız da yürüsek, tek kişi de kalsak ‘ben dönmezem yolumdan’ diyenler.

     Evet. Kimliği insanın onurudur ve insan onuru için yaşar.

     Kimse elinde olmayan ve doğuştan gelen nitelikleri nedeniyle ayrımcılığa tabii tutulamaz. Dışlanamaz, hor görülemez, hedef gösterilemez ve suçlu ilan edilemez.

     Kimsenin kendisi olarak insanca ve onurlu yaşam hakkı gasp edilemez.

     Gökkuşağı ve sevgi yasaklanamaz.

     Yine önceki kuşak devrimcilerden şunu öğrendik ki; insanlık onuru daima işkenceyi yenmiş ve yenecektir.

     Değil son olarak açlık grevinde yaşamını yitiren Gürkan Türkoğlu ve devrimci tutsakların zindanı olan kuyu tipi hapishaneler, çıplak arama; ters kelepçe dahi işkencedir.

     Ve işkence insanlık suçudur.

     Zaman aşımı yoktur.

     İstisna olması gereken, zamana yayılan, uzun süreli tutuklu yargılamalar, gözaltılar, savunma hakkının engellenmesi ve millî iradeye darbe anlamındaki kayyımlar, on yılları bulan hak ihlalleriyle tutsaklıklar, mesleğini yapan gazetecilerin cezalandırılması, sürgünler, saldırılar, tehdit, şantaj, iftira ve cinayetler de öyle.

     Orantısız polis şiddeti ve devlet terörü de.

     İşkencehaneleriyle birlikte giyotine dönüştürülen, devletleşmiş siyasi iktidarın yargı kolları sopası da.

 

 

     Devletin tam bağımsızlığından feragat ederek, egemenlik haklarını devrettiği ve meşruiyet devşirdiği, ileri karakolu ve jandarmalığını yaptığı ve başını -Fehim Taştekin’in deyimiyle “Soykırımcı Epstein ittifakı”- emperyalist ABD’nin çektiği NATO; kurulduğu günden bu yana, uluslararası bir terör örgütüdür.

     Savaş, kan, gözyaşı, yıkım, yoksulluk, vahşet ve istikrarsızlıktan başka bir şey getirmemiştir.

     Açık kaynaklardan çapraz teyitlere göre, Naziler’den öğrendiklerini geliştirip tatbik etmiştir.

     6-7 Eylül’de, 15-16 Haziran’da, Maraş, Çorum ve Sivas’ta yakanlar, 12 Eylül faşizmini getirenler de daha fazlasının müsebbipleri de NATO’nun kapıkulu olan ülkücü ve İslamcı paramiliter gruplardır. Bugünün muktediri diktatör ve teröristlerdir.

     Herkes kendine yakışanı yapar.

     NATO beslemesi dinci ve milliyetçiler nasıl o günlerde kerhane boyayıp 6. Filo’yu kıble yapıp secde ederek namaz kılıyor ve protesto eden devrimcilere saldırıyorsa; Çankaya Köşkü’ne çektikleri telgrafla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ı vazifeye davet eden ’68 Kuşağı devrimci üniversite öğrencileri ise 6. Filo’yu denize döküyor, Komer’in arabasını yakıyordu. Yabancı askerlerin postallarıyla ezilen, ülkemizdeki konuşlanmış NATO üsleri hedef alınıyor; emperyalist savaş ve işgallere karşı barış mücadeleleri yürütülüyordu.

     Bugünkü utanç verici uygulamalar, boyanan ve onarılan dış cepheler ve paravanların ardına saklanan yoksulluğumuz, kent suçlarını gizleme çabaları, yol hizasına getirilen mazgallar, hayatı durduran yasaklar ve tedbir amaçlı alıkoyulan yüzlerce yurttaş ile en temel hak ve özgürlüklerin cebir ve zor yoluyla hukuksuzca bastırılması.

     Millete Atatürk sevgisi, vatanperverlik ve milliyetçilik satan ancak iktidar eliyle davar gibi güdülen ve beslenerek muhalefetin birleşik mücadelesini, Truva atı olarak içeriden zehirleyen unsurlar ya üç maymunu oynuyor ya da iktidarı yağlıyor.

     Biri ulusal gurur ya da millî ve manevi, kutsal değerler mi dedi?

     Bu sizin eseriniz.

     Gurur lan!

 

 

     Bu arada etrafınızda utanmadan ve açıktan butlanı destekleyen gerçek insanlar var mı bilemiyorum? Ama butlan yönetimi görev başında.

     Ancak düşünün ki toplumsal muhalefetin ortak adayı olarak katıldığınız ve herkesin size umut bağladığı, köprüden önceki son çıkış olarak değerlendirilen seçimleri, son derece pozitif bir kampanya sonucunda kıl payı kaybettikten sonra düştüğü durum hazin.

     Onun yerinde olmak istemezdim.

     Birden herkesin sırt çevirdiği, nefret paratonerine dönüştü. İnsan içine çıkabilecek yüzü kalmadı.

     Anlaşıldığı kadarıyla haksızlık ve ihanete uğradığını düşünmekte.

     Arkasında duran ve onunla yürüyen kişilerse, yok denecek kadar az.

     Ortada ideolojik bir ayrım da yok aslında fakat kurmayları, evlatları, parlattıkları, vitrini ve yakın çalışma arkadaşları sırt çevirmiş durumda.

     Hâkim olduğu partisinde, tüm yönetim ve karar alma süreçlerinden dışladığı, uzaklaştırdığı, halk tarafından da sevilip benimsenmeyen, karşılığı bulunmayan, dünyalığını profesyonel politikacılıktan yapan, memleketin günü ve geleceğinde yeri olmayan, zengin, yaşlı ve iktidarsız erkeklerin çoğunluğu oluşturduğunu görüyoruz.

     Bizzat kendisinin dışladığı eskiler haricinde, yanında kalanlar ise iktidar trolü anonim sosyal medya hesapları, iktidarın sosyal medya fenomenleri, yine iktidarın güdümündeki havuz medyası ve daha kötüsü Nedim Şener ve belki de en kötüsü Melih Gökçek.

     Ben olsam bırak rt’lemeyi, sen karışma diyerek gelen bu desteğin sonucunda kendi konumumu sorgular, tekrar gözden geçirirdim.

     Ayrıca kimsenin bu duruma düşmemesini temenni ederim.

     İddialı demeçler vermeyi de sevmem ama sanki asla devletin atamasıyla seçilmişlerin yerine gelmezdim gibime geliyor.

     Tabii denemeden bilemezsin. Muhtemelen bunu hiç bilemeyeceğiz.

     Ama ben kimim ki neticede?

     Gariban bir adamcığım ben.

     Nasıl ki ülkede Kürtler ile savaşırken, toplumsal barış ve uzlaşı, özgürlük ve eşitlik mümkün değilse; en geniş toplumsal muhalefet cephesinin cumhurbaşkanı adayı ve yol arkadaşları tutsakken de bunların hiçbiri mümkün değildir.