Asri
cumhuriyetin ikinci yüzyılında, Reis’in çeyrek asrı bulan iktidarına bir dönem
daha kazandıranlar, sıralı tam liste:
1. Reis, AKP ve Cİ’ye oy verenler.
2. Tavşan adaylar. Muhalefet karşıtı kampanya
yürüterek iktidar lehine çalışan milliyetçi ve popülist adaylar.
3. Truva atları. Muhalefetin içerisinde
çıkardığı karışıklıklarla yekpare iktidar bloku karşısında zafiyet yaratan
Akşener ile muhalefet listelerinden seçilen ancak toplumda karşılığı bulunmayan
iktidarın eskileri.
4. Hepsini üst üste koyup yenemeyen Pirom ve
bütün olarak toplumsal muhalefet.
Aylar
sonra düzenlenen yerel seçimlerde İmamoğlu ve CHP’yi yenemeyenler ise:
1. Reis, AKP ve Cİ’ye oy verenler.
2. “Gıcıklık” gibi gayriciddi gerekçelerle tıpkı
önceki seferde olduğu gibi muhalefete kaybettirmeye çalışan aynı milliyetçi ve
popülist ekipler. MHP türevleri; iyi, kötü, çirkingiller.
Toplumsal
muhalefetin bileşenleri de kabaca:
1. Kemalistler ve sosyal demokratlar.
2. Kürtler.
3. Solcular, sosyalistler, radikal demokratlar.
4. Muhalefet saflarındaki sağcılar; liberal,
muhafazakâr ve milliyetçiler.
5. Ve iktidarın karşısındaki tüm ötekiler.
Derken
adaylığına engel olarak, İmamoğlu’nun otuz beş senelik diploması iptal
edilirken; kendisi de şafak baskınıyla evinden alındı.
Çoğunluğu
kadınlardan oluşan, devrimci üniversite gençliği; polis barikatlarını yıkıp yürüyüşe
geçince ise duruma seyirci kalamayan siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve
halkımız da hukuksuz yasakları umursamaksızın peşlerine takıldı.
İmamoğlu
da CHP ve toplumsal muhalefetin, rekor katılımla fiili cumhurbaşkanı adayı haline
geldi.
İmamoğlu’na
yöneltilen suçlamalara gelince:
1. Terör. Bu ülkeye yurttaşlık bağıyla bağlı,
tüm gereklilikleri sağlayan ve önünde hiçbir engel bulunmayan ve de bütün diğer
herkes gibi seçme ve seçilme hakkına sahip Kürtler’in, CHP listelerinden aday
gösterilmesi, seçtirilmesi, Kürtler’in oylarını almak ve yerel bazda Dem Parti
ile iş birliği yapmak ve böylelikle seçimleri kazanmakla suçlandı.
Tabii
iktidarın ikinci çözüm süreciyle birlikte tedavülden kalkmış oldu.
Ancak
iktidarın kendisinin fetişleştirdiği “Milli İrade” marifetiyle defalarca kez
kazanılan belediyelere atanan kayyımlar, OHAL şartları ve KHK’ler ile Dem Parti
ve Kürtler’e yönelik olarak, seçilmiş sivil politikacılar ve yöneticilere
yapılan cadı avı, uzun süreli tutukluluklar ve antidemokratik uygulamalar;
iktidarın standart prosedürleri arasındaydı ve henüz geri adım atılmış,
seçilenler görevlerine iade edilmiş, hukuksuzca siyasi rehine olarak tutulanlar
özgürlüklerine kavuşmuş değil.
2. Rüşvet ve yolsuzluk. Burjuva siyaseti ve
siyasetçilerinin fabrika ayarlarında bulunan, halkın da umursamadığı ve
normalleşen bir başka standart daha. Belgelemek, ispatlamak ve kayıt altına
almak oldukça güç olmakla birlikte, izini sürmek ve ortaya çıkarmak da atla
deve değil.
Özellikle
iktidar cenahındaki aktif görevdeki, pasif veya kulübedeki hatta eskileri
düşünüldüğünde ve ortaya dökülen pisliklere bakıldığında, hiçbir yaptırım
olmayışı bir yana; öte yanda da tüm kurumları, olanca imkânı ve sınırsız
gücünün, muhalefetin tepesinde olduğu ve de koparılan yaygara düşünüldüğünde;
gizli tanıklar, binlerce sayfa iddianame ve ekleri ile uzun süreli, yıllara
yayılacak olan tutuklu yargılamalar yerine; halkın görmek istediği somut ve
dişe dokunur gerçekler ile ayrımcılık yapılmaksızın, herkese eşit olarak
işleyen adaletin, ivedilikle tecellisi.
3. Casusluk. Sanıyorum bu tedavülden kalkan
terörün ikamesi olarak dolaşıma sokuldu. Bağımsız ve muhalif çizgideki Tele1’e
kayyım ve Gazeteci Merdan Yanardağ da sanki, yol temizliği olarak aradan
çıkarılmış oldu.
Yabancı
devletler namına ve ülkenin zararına casusluk faaliyetlerinde bulunmak, vatana
ihanete kadar gidebilecek kadar ciddi ve ağır suçlamalar. Bu öyle bedavaya
atılacak bir iftira veya kafasına esenin, işine geldiği gibi rahatlıkla yöneltebileceği
bir suçlama değil. İddiayı atanların kırk kere düşünmesi, ellerinde ciddi
kaynak ve somut veriler olması, hakikatle hareket etmesi ve bunu yine
iddiaların ağırlığına yaraşır şekilde kamuoyuyla paylaşması gerekir ki; henüz
bu yönde bilgilendirilmiş değiliz.
İddia
makamı ve devletin kanıtlamakla yükümlü olduğu savlarına ve eldeki verilere
bakınca; yalnızca muhalefetteki değil, genel halkta oluşan yerleşik kanı, bunun
bir siyasi operasyon olduğu yönünde hem de iddiaların doğruluğundan bağımsız
olarak.
Koparılan
yaygara, atılı suçlamalar ve iktidarın yürüttüğü kampanyaya bakınca, elinde tek
ve en büyük otorite devletin sınırsız yetki ve imkanları olduğu da
düşünüldüğünde; yine yakın geçmişte, devlet ve siyasi iktidarın, Fethullahçılar
ile birlikte yürüttükleri operasyonları anımsatan, gizli tanık beyanlarına
dayanan ve başka kimseciklere dokunmadan, yalnızca CHP’ye yöneltilen soruşturma
ve operasyonlar, inandırıcılığı zayıflatan ve halk tarafından sorgulanır
nitelikte.
Halktaki
yaygın yaklaşım; devletin liyakatsiz, yandaş kadrolarla doldurulup arpalığa
çevrilmesi nedeniyle devletin en basit ve temel görevlerini yerine
getirebilmeye kabil olmadığı yönünde.
Öte
yandan Sedat Peker, Müge Anlı ve Haluk Levent gibi isimlerin güvenilir
bulunarak, devlet ve kurumlarına yeğlenmesi de halkta yaşanan güven erozyonunun
önemli göstergesi.
Peki
bu korkunç suçlama ve iddialar, gerçek olabilir mi? İster istemez akla bazı
sorular geliyor. Yoksa devlet, bu iddialar gerçek olduğu halde
kanıtlayabilmekten ve halkı inandırabilmekten aciz mi? Eğer öyleyse bunun
nedenleri nelerdir ve sorumluları kimlerdir?
Veya
suya sabuna dokunmadan, fincancı katırlarını ürkütmeden, siyasi iktidar ve
devleti dışarıda tutarak hakikati ortaya çıkarmak mümkün değil mi?
Suçların
ortağı, paydaşı, azmettiricisi veya lehtarı devletleşmiş olan siyasi iktidar ve
uzantıları olabilir mi? Eğer öyleyse yurttaşlarını korumakla yükümlü devletten,
biz yurttaşları kim koruyacak?
Ya
da muhalefetin iddia ettiği gibi mevcut suçlamalar, sadece iftira mı?
Yapılanlar, yaşananlar yalnızca siyasi bir operasyondan mı ibaret?
Gelelim,
bir yanda bir zamanlar Dem Parti gibi kriminalize edilen şimdinin CHP’sine
yönelik sürdürülen ve yargı eliyle icra edilen siyasi operasyonların ve
yaratılmak istenen iç karışıklıkların gölgesinde yürütülen ve toplumsal
muhalefetin taşıyıcısı konumundaki bu iki parti Dem ve CHP’nin arasını açmaya
çalışarak siyasi kazanç peşindeki iktidarın Terörsüz Türkiye olarak
adlandırdığı, ikinci çözüm sürecine.
Yüz
yaşını aşmış bir devlet, yarım asırlık bir örgüt ve çeyrek yüzyıllık bir
iktidar ile yine bu iktidar dönemindeki nihayete ermeyen, başarısız ve iktidar
eliyle yıkılan bir çözüm süreci girişimi.
Köklü,
yapısal, sistemik, karmaşık ve hayati sorunlar ile sivil yurttaşlar ve gariban
halk çocuklarının kanları üzerinde sörf yapan hamaset, ölüm ve acılardan
beslenen nefret ve savaş diliyle yıkıcı ezberler.
Uzun
süreli ve düşük yoğunluklu sürdürülen asimetrik bir savaş durumu, insanlık
suçları ve kayıplar.
Açılan
geri dönülmez yaralar, en önemli özkaynağımız olan insan ve asla erişemediğimiz
bir gelecek ve şimdiki zaman dahil heba edilen kaynaklar.
Gerçi
olmasaydı, savaşa değil de örneğin eğitime harcanır mıydı bütçe? Tahakküm
aracına dönüşen güvenlikçi politikalar, normalleştirilen ve standart haldeki
antidemokratik uygulamalar, OHAL şartları, evinde, sokağında bile güvende
olamama durumuna yeğlenir miydi; artan özgürlük alanları, eşitlik ilkesi, İnsan
Hakları ve demokraside ilerleme?
Anakronizm
yapmanın da bir alemi yok. Odada bir fil var ve onu yaratan koşullar
değiştirilmeden, yüzleşmeden hiçbir sorun giderilemezdir.
Biri
diğerinin koşutu veya sonucu olarak ilişkilenen, kronik tavuk ve yumurta
hastalığımız. Tedavi ve sağlıklı düşünmenin yerine, yangına körükle gitmenin
altında olmayan iyi niyetler; zorlayıcı şekilde, ısrarla tekrarlanan aynı
hatalarda farklı sonuçlar aramanın altında da aranamaz.
Önceki
denemeyle şimdiki arasında geçen zamana bakıldığında, Suriye’de çıkan iç
savaşın; eğitilip donatılan, bakılıp beslenen ve desteklenip teşvik edilen
cihatçı çetelerin zaferiyle sonuçlandığını, eski rejimin yıkıldığını ancak
özsavunma güçlerini kuran ve enternasyonal destek bulan, örgütlü Kürtler’in de
kendine yaslanan, güçlü bir özne olarak var olmayı başardığını görüyoruz.
Dürziler’in
hamiliğine ise Suriye’nin komşusu ve tarihsel düşmanı İsrail soyunurken, ne
yazık ki Suriye topraklarında yaşayan diğer halklar ve insanlar; genel olarak
kimsesiz ve güvencesiz.
Bugün
Aleviler, sistematik şekilde vahşice katledilirken, sessiz kalan dünyanın geri
kalanı ilgisiz, kör, sağır ve dilsiz ve onlara göre, yaşanan insanlık
suçlarının haber değeri dahi yok.
Çatışma
çözümlerinin gelip dayanacağı yer, uzlaşmaz karşıtlıklardaki tarafların, mevcut
çelişkilerin çözülebilmesi adına bir müzakere masasına oturmalarıdır.
Kimin,
ne zaman ve hangi şartlarda geldiği, elinin güçlü ve zayıf yönleri; sonuçları
büyük ölçüde kendi başına belirlemeye yeterlidir.
Fiili
bir durumun yarattığı meşruiyet ise en tartışmasız olanı ve tüm duygu ve
düşüncelerden, öğreti ve ezberlerden bağımsız olarak belirleyicidir.
Nash
Dengesi ve Oyun Teorisi’ne selamımızı çakalım. Tek turlu bir oyunda taraflar,
kendi çıkarlarını maksimize etmek için karşı tarafı kazıklama eğilimindedir.
Ancak
tekrarlı turlar halinde süregiden durumun yarattığı gerçeklik, taraflara; uzun
erimdeki ortak faydanın, kısa vadede kâr etmenin önüne geçtiği ve tarafların,
her şeyi kaybetmektense, karşılıklı olarak daha azına razı olduğu bir uzlaşma
durumunu yaratır.
Açılışlar
karşılıklı jestlerle iyi niyet göstergesi olarak başlar ve taraflar,
karşıdakinin kendini ne zaman satıp her şeye sahip olacağını anlamaya ve ondan
erken davranmak için fırsat kollamaya geçer.
Ancak
sonunda öyle bir an gelir ki, kimsenin stratejisini değiştirmediği noktada
artık, oyuncunun değiştirmesi bir kazanç sağlamaz. Bu şekilde uzun vadede
dengeye oturan olgun ilişkiler de kalıcılaşır ve kolay kolay yıkılamazlar.
En
olgun ve sağlam iş birliklerinin ise sorunun kaynağı ve paydaşı olan suç
ortakları arasında olması da bu anlamda hiç şaşırtıcı değildir.
Oysa
yenilgiyi paylaşmak güç iştir. İşte o zaman kara kaplı defterler açılır, tüm
pislikler ve kirli çamaşırlar ortaya dökülür ve arapsaçına dönüşen, geçmişin
kan davaları uyandırılır. Taraflar kışkırtılır ve çatışma tırmandırılır.
Milli
İrade ve devletin vücut bulduğu, kendi bünyesinde cisimleştiren Reis’in; bugüne
değin kendine denk gördüğü, muhatap aldığı tek yetkili otorite Öcalan ve on
senelik bir kesinti yaşanmış olsa dahi tarafların bugüne değin birbirlerine
karşı yaptıkları bir yanlış da bulunmamakta.
Fatura
da günah keçisi olarak Fethullahçılar ve Kavala’ya kesildi. Herkes ellerini
yıkayıp temizlendi.
Peki
bir parantez gibi kapanan koca on seneyi, olan biteni, çekilen tarifsiz
acıları, düşen ateşleri, sönen ocakları, geri dönüşsüz kayıpları, telafisi
imkânsız suçları, yaşanan ve süregiden haksızlıkları, kapanmayan açık yaraları,
ödenen bedelleri ne yapacağız, nereye koyacağız, nasıl taşıyacağız üstümüze
çöken yükleri?
Elitler
arasında ve kapalı kapılar ardında, şeffaflıktan uzak ve tepeden inme yürütülen
ve tüm süreçleri, aslında barışacak olan halktan kaçırarak hatta rıza inşasına
bile gereken özen göstermeksizin yürütülen bu ikinci girişimin; belki de en
doğru adımı, formaliteden dahi olsa, halkı temsilen ve meclis bünyesinde
kurulan komisyon ve çalışmalarıydı.
Örgüt
sembolik de olsa silah yaktı, fesih kongrelerini düzenledi ve güçlerini Türkiye
sınırları dışına çekmeye başladığını duyurdu ve topu karşı sahaya geçirdi.
Beklenense,
gerekli altyapının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılması, cesur ve
kararlılıkla ve de hızla yürütülmesi ve beklendiği üzere başarılı olarak
sonuçlanabilmesi adına toplumsallaşabilmesi, sürdürülebilir ve kalıcı
olabilmesi için gereğinin yapılması.
Ancak
bu iki adım arasında ve hatta öncesinde, kocaman bir yarık bulunmakta.
Öncelikle
yapılması gerekenler; kuvvetler ayrılığının sağlanması ile denge ve denetim
mekanizmalarının işler hale getirilmesi, mevcut yasaların ve tarafı olunan
uluslararası anlaşmaların, mahkemelerden çıkan kararların uygulanması.
İnsan
onuru ve hukukun üstünlüğü ile özgürlük alanlarının genişletilmesi, eşitlik
ilkesine uygun olarak adaletin tüm yurttaşlara, iltimassız tesis edilmesi.
Siyasi
gerekçelerle içeride tutulan tüm rehinelerin özgürlüğüne kavuşması,
sürgündekilerin yurda dönüşlerinin sağlanması, itibarlarının iadesi ve tazmin
edilmesi ile seçilmiş sivil yönetici ve politikacıların görevlerine iadesi.
Ve
bunların üzerindeki tüm engellerin kaldırılması gibi bir başlangıç hiç fena
olmazdı.