Tanıştıklarında, Yakup Kadri’ye “Biz de Yaban’dan geldik.” diyerek, Palto’ya da nazire yapmış, Yaşar Kemal.
İthal
sağcı politikacı ve ideolojilerin karşısında; bu toprakların özkaynaklarıyla
yoktan, yoksulluktan yarattığı, tarihsel, toplumsal ve iktisadi tabanı olan ve
kökü içerde, derinlerdeki yabandan gelen bizimkilere de bir bakış atalım.
15
Haziran 1948’den 23 Aralık 50’ye dek süren ve bu süreçte meclisin apar topar,
alelacele 5 Temmuz 48 günü; kadrolarını kaldırdığı, Ankara Üniversitesi Dil
Tarih Coğrafya Fakültesi akademisyenleri.
Dekan
Enver Ziya Karal’ın, MEB’e gönderdiği rapor ile Yüksek Öğretim Genel Müdürü
Necmettin Halil Onan’ın, Bakan Hasan Ali Yücel’e yazdığı mektupta, Zekeriya
Sertel’in Görüşler Dergisi’nde yazmaları gerekçe gösterilerek, komünistlikle
suçlanmaları hadisesi.
Birkaç
cılız muhalif ses haricinde, parlamentonun büyük çoğunluğunun fikri ortak ve
netti.
Örneğin
Emin Soysal, ciddi işlerin bırakılıp folklor diye birtakım derslerde;
Dadaloğlu, Köroğlu, Karacaoğlan gibi kocakarı hikayelerinin okutulduğundan,
küçümseyerek yakınıyordu.
Savcının,
“Niçin okuttun, başka eseri yok muydu? (Komünist Manifesto)” sorusuna,
“En
müessir eseri buydu da onun için okuttum.” yanıtını veren Berkes’in, dik
duruşu, tavizsiz boyun eğmezliği ve kendinden eminliği karşısında köpürüyor,
çileden çıkıyordu.
Bir
de bunun yanına, önceki bölümlerde geçen Başbuğ Türkeş’in geri vitesini,
ağlaşmasını, yakarışını, aman dileyişini koyun, manzarayı öyle izleyin.
Söz
alan bir diğer mebus olan Orhan Seyfi Orhon’un ifadelerinde; Türk gençlerinin
ruhundaki saf ve samimi, ilerilik, yenilik aşkını kullanarak; soysuzluğun, yeni
fikir haline sokulmasından yakınıyor ve devam ediyor:
“Edebiyatta
tahribatına ‘Putları Yıkacağız’ (Nâzım) diye başlamış, milli şöhretlerin altına
battal damgaları vurmuştur.”
Peki
bu kadar mı, asla böyle bir şeyi kabul edemem? Hazır, hızını almışken, devam:
“Genç
şairlere, lirizmin burjuva duyguları olduğunu telkin etmiş, şiiri
soysuzlaştırarak; ‘seni nasıl unuturum, vesikalı yârim’ (Orhan Veli: Ben ne
alaka ya?) dedirtmiştir.”
Ekseriyeti:
“Komünist sülükleri, komünist hastalığı, milliyetçilik aleyhtarlığı, milli
şuur, menfaat ve tehlike naraları” olan, TBMM’deki söylemler; en hafifinden
tiksindirici, insan altı kodlarla aşağılama, canavarlaştırıcı, düşmanlaştırıcı,
ötekileştirici, dışlayıcı ve ayrımcı ifadelerle alenen işlenen nefret yaymanın
yanında, kombin olarak; aksi düşünülemez, “milli beka, kutsal değerler” gibi
milliyetçi, dinci ve gerici söylemler cümbüşüydü.
Olayı
bu minvalde haberleştiren faşist cephe; Cumhuriyet ve Ulus gazetelerinden
başka, demokrasi cephesini teşkil eden; Tan, Vatan, Akşam ve Tanin gibi
objektif olmaya çalışan da bir basın vardı.
Yöneltilen
suçlamalar da şu şekildeydi:
Ruhi
Su ve Sabahattin Ali ile münasebette bulunmak, Hüseyin Rahmi fikirleriyle
solculuk propagandası.
Masallar
halkın, destanlar aristokrasinin demek, Anadolu isyanlarına ilgi,
Karacaoğlan’ın Türklükle alakası yok iddiası.
İptidai
cemiyetleri; özel mülkiyet üzerinden, modern cemiyetlerden üstün tutmak.
Derslerde
ısrarla Komünist Beyannamesi okutmak.
Rus
rejimi ve komünizmi methetmek.
ABD
ve İngiltere’ye emperyalist demek.
Ve
milliyetçilik aleyhtarlığı.
1938-46
arasında, Millî Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan, gerçek bir cumhuriyet
aydını olarak Hasan Ali Yücel’in, en önemli icraatları, şüphesiz ki; Köy
Enstitüleri’nin kurulması, özerk üniversite reformu, Dünya Klasikleri’nin
Türkçe’ye çevrilmesi ve Can Yücel’in babası olmasıdır.
Halefi
olan Reşat Şemsettin Sirer ise vakit kaybetmeksizin ve bu şerefi DP iktidarına
bırakmadan, Köy Enstitüleri’nin kapatılması süreciyle karşıdevrimi
başlatmıştır.
Dediğim
gibi devlette devamlılık esastır.
İlk
kadın gazetecimiz Sabiha Sertel’in eşi, Hayat Ansiklopedisi’ni hazırlayan ve
Cumhuriyet Gazetesi kurucularından Zekeriya Sertel; 4 Aralık 1945’te baskına
uğrayan ve II. Paylaşım Savaşı sürecinde antifaşist yayın çizgisi gösteren Tan
Gazetesi’nin de kurucusudur.
Yayınladığı
anti militarist içerikteki bir yazı nedeniyle Sinop’a sürülürken, yazıyı kaleme
alan Cevat Şakir ya da namı diğer Halikarnas Balıkçısı da Bodrum’a gönderilir.
Nâzım’ın
da putları yıktığı bu Resimli Ay Dergisi’nin değerli kadrosu içinde Suat
Derviş, Sabahattin Ali de bulunmaktaydı mesela.
DTCF
Tasfiyesi’ne gerekçe gösterilen Görüşler’in ekibindeyse Behice Boran, Pertev
Naili ve Niyazi Berkes ile Adan Cemgil gibi Aziz Nesin de bulunmaktaydı.
Üniversiteden
sonra Paris ve Moskova’da geçirdiği üç yılın ardından, Ankara’ya yerleşip
öğretmenliğe başlayan Adnan Cemgil; Barışseverler Cemiyeti Genel
Sekreterliği’nden ötürü aldığı cezayı yatarken, eşi Nazife de Yozgat’a sürüldü.
Yozgat’a
ailesinin yanına gelen Adnan, burada bir süre kaldıktan sonra, Nazife’nin
istifasıyla ailecek İstanbul’a döndüler.
Burada
gazetecilik ve çevirmenlik dışında da çeşitli işlerde çalışarak, ekmeğini
taştan çıkaran Cemgil, İnönü Ansiklopedisi’nde redaktörlük de yaptı.
Daha
sonra eşiyle birlikte Evren Yayınevi’ni kurdular.
TİP,
1965 seçim çalışmaları esnasında, Bursa Komünizmle Mücadele Derneği saldırısına
uğradı.
68
ODTÜ devrimci öğrenci liderlerinden, THKO gerillası oğlu Sinan Cemgil’i;
yoldaşları Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan ile birlikte, 31 Mayıs 1971
tarihinde, Nurhak’ta, ihbar edilmeleri üzerine girdikleri çatışma sonucunda
kaybetti.
Fakat
okumaya, yazmaya, çeviriler yapmaya ve mücadeleye yine de devam etti.
Annesinin
masallarından etkilenerek, dünyanın alanındaki öncü ve sayılı ve duayen olan,
Halk Bilimci, Profesör Pertev Naili de tasfiye sonrası; ABD, Almanya ve
Fransa’da ölene değin çalışmaya ve üretmeye devam etti.
Her
biri, alanlarında sayılı, dünya çapında değerli beyinleri ve bilim insanları
olan arkadaşlarının aksine; başka, başka farklı ülkelerde, bilim üretmek,
insanlık namına çalışmalar yapmak yerine; farklı bir yol izleyen Behice Boran,
doktorasını Michigan Üniversitesi’nde tamamlayıp, Sosyoloji Doçenti olarak
geldiği DTCF’den atıldıktan sonra, akademiye dönmedi.
Kurucu
Başkanı olduğu Barışseverler Cemiyeti’nde Kore Savaşı’na karşı çıktığı için
Adnan Cemgil ile birlikte on beş ay hapis cezasına çarptırıldı.
Yurt
ve Dünya ile Adımlar’ın da bulunduğu çeşitli dergilerde de yazdı.
65
Seçimleri’nde Urfa Mebusu seçildiği TİP’in, 1970’te genel başkanlığına geldi.
12 Mart döneminde partisi kapatılırken, kendisi de on beş sene ceza aldı.
74
Affı ile çıktıktan sonra, 1975’te TİP’i tekrar açtılarsa da 12 Eylül’de yeniden
kapatılırken, bu sefer ev hapsi cezası alan Boran’ın sürgün hayatı da bundan
sonra başlamış oldu.
81’de
vatandaşlıktan çıkarıldı.
TİP’in
affedilemez suçları arasında, Kürt kelimesini cümle içinde kullanma cüreti ve
kabahatleri de vardı.
Chicago
Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptıktan sonra, DTCF’de batıl inançlar üzerine
doktora çalışmalarına başlayan Mediha Esenel; tasfiyenin ardından, on üç sayı
süren, günlük 24 Saat Gazetesi’ni; Adnan Cemgil ile birlikte çıkardıktan sonra
Kanada’ya gitti.
Bir
senenin ardından yurda dönerek, burada tercümanlık ve öğretmenliğin yanında,
İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Yeni Adam’ında yazdı.
Ayrıca
Vatan, Tan ile Yurt ve Dünya’da da yazılar yazmıştır.
Yine
Chicago Üniversitesi’nde doktora yapan ve DTCF’de Sosyoloji Doçenti olan ve
adını Resneli Niyazi’den alan Niyazi Berkes; tasfiyenin sonrasında
çalışmalarını Kanada’da sürdürdükten sonra, emekliliğini İngiltere’de
geçirmiştir.
İlk
köy monografisini yapan Berkes’in uzmanlık alanları olarak; teokrasi,
İslamiyet, milliyetçilik, laiklik ve sosyalizm sayılabilir.
Çalışmaları
daha ziyade Müslüman coğrafyada yoğunlaşırken, en çok bilinen görüşleri
arasında; geleneksellikte yeniliğe yer olmadığı, sekülerleşmenin Tanzimat ile
başladığı ve ekonomik başarısızlığın neticesinin hukuki başarısızlık olduğu
söylenebilir.
Benzersiz,
sıra dışı ve güçlü teknikler kullanan Muzaffer Şerif, Sosyal Yargı ve Gerçekçi
Çatışma Teorileri ile nam yapmış ve dünyada sosyal psikolojinin kurucularından
iken, kendi memleketinde yasaklı ve sansürlüdür.
Oysa
onun çalışmalarından esinlenen ve senelerdir insanları ekran başına toplayan,
içine alan ve kâh taraflaştıran kâh özdeşlik ve empati kurduran, ilgi çekici ve
de meşgul edici TV şovu Survivor ve türevleri; kimilerini ünlü ederken,
yapımcılarını da ihya etmeye devam etmektedir.
Burslu
olarak gittiği Harvard’dan daha özgür çalışabilmek için Columbia
Üniversitesi’ne geçen ve Büyük Buhranı ABD’de gözlemleme fırsatı bulan Şerif;
bu sefer de Gestalt Kuramı çalışmak üzere gittiği Berlin’de de Naziler’in
yükselişine tanıklık etmişti.
Almanya
ve Fransa’dan sonra memlekete dönerek yolu, tasfiye edilene değin DTCF’ye
Psikoloji Doçenti olarak düşmüştü.
Yurt
ve Dünya ile Adımlar’ın da yazarları arasındaydı. Bu arada Nurullah Ataç, Rıfat
Ilgaz, Sabahattin Ali ve Orhan Kemal gibi isimler de burada yazmaktaydı.
Irk
psikolojisi, Turancılık ve üstün ırk eleştirileri nedeniyle ve o zamanlar
yasadışı olan TKP ile ilişkileri sebebiyle derginin kapatılmasıyla yirmi yedi
yıl cezaya çarptırıldı.
Naziler’in
yenilgisi ve değerli beyin oluşunun hatırına, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın
girişimleriyle kırk günlük mahpusluğun ardından, ülkeyi terk etme karşılığında
serbest kalarak; bir ABD askeri kargo uçağıyla kaçırılarak Princeton ve Yale’de
çalışmaya başladı.
İşini
memleketinde yapma isteği ve çabaları reddedilince buralara küstü.
Yalnızca
efkârlı gecelerinde, kapanıp dinlediği memleketi Ege’nin türküleri dışında, tüm
bağları kopardı.
Vatandaşlıktan
çıkarıldı.
Eşinin
vatandaş olmasından doğan ABD vatandaşlığı hakkı yerine, Haymatlos olmayı
tercih etti.
Bir
komünist olarak, her ne kadar değerli beyin olarak yangından mal kaçırır gibi
getirilmiş olsa da oradayken de devletin sıkı markajı altındaydı.
FBI
ensesindeydi ve onun özgürce çalışabilmesini de kısıtlar bir baskı üzerindeydi.
Azınlıklar,
dezavantajlı gruplar ve yoksullar üzerinde çalışmalarına devam etti.
Düşmanlaştırılan,
rekabet halindeki ötekileşen grupların arasındaki tüm ayrılık ve çatışmaların;
insanlığın ortak hedefler çerçevesinde bir araya gelerek, dayanışmayı
örgütlediği ve iş birliğine giriştiği durumlarda; son bularak, birlikte, huzur
ve barış içinde yaşayabileceğini kanıtlayan çalışmalara imza attı.
Tekrarlıyorum,
devlette devamlılık esastır. Özkaynağımız ve zenginliğimiz olan, nadir ve
değerli beyinleri, Muzaffer Şerif gibi ihraç ederken; Turan İtil gibilerini
ithal etmenin altında yatan mantık; dört bin yıllık devlet aklının neye
erdiğini, nasıl çalıştığını ve kimlere, nasıl hizmet ettiğini kusursuzca
göstermektedir.
Bu
bir hata, istisna ya da dönülen bir yanlış değil, sürdürülen, bilinçli bir
tercihtir.
Ölüm,
sürgün, zulüm, eziyet, işkence, yeryüzünden silme, yok etme, sansür,
canavarlaştırma, damgalama, itibarsızlaştırma, iftira, kumpas, tutsaklık,
şantaj, baskı, terör…
Elindeki
tüm olanakları seferber eden muktedir devletin gücü; ne yaparlarsa yapsınlar,
bir şekilde devrimcileri tüketmeye yetmiyor işte.