Bu Blogda Ara

Translate

16.4.26

10. DTCF Tasfiyesi

 

Tanıştıklarında, Yakup Kadri’ye “Biz de Yaban’dan geldik.” diyerek, Palto’ya da nazire yapmış, Yaşar Kemal.

İthal sağcı politikacı ve ideolojilerin karşısında; bu toprakların özkaynaklarıyla yoktan, yoksulluktan yarattığı, tarihsel, toplumsal ve iktisadi tabanı olan ve kökü içerde, derinlerdeki yabandan gelen bizimkilere de bir bakış atalım.

15 Haziran 1948’den 23 Aralık 50’ye dek süren ve bu süreçte meclisin apar topar, alelacele 5 Temmuz 48 günü; kadrolarını kaldırdığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi akademisyenleri.

Dekan Enver Ziya Karal’ın, MEB’e gönderdiği rapor ile Yüksek Öğretim Genel Müdürü Necmettin Halil Onan’ın, Bakan Hasan Ali Yücel’e yazdığı mektupta, Zekeriya Sertel’in Görüşler Dergisi’nde yazmaları gerekçe gösterilerek, komünistlikle suçlanmaları hadisesi.

Birkaç cılız muhalif ses haricinde, parlamentonun büyük çoğunluğunun fikri ortak ve netti.

Örneğin Emin Soysal, ciddi işlerin bırakılıp folklor diye birtakım derslerde; Dadaloğlu, Köroğlu, Karacaoğlan gibi kocakarı hikayelerinin okutulduğundan, küçümseyerek yakınıyordu.

Savcının, “Niçin okuttun, başka eseri yok muydu? (Komünist Manifesto)” sorusuna,

“En müessir eseri buydu da onun için okuttum.” yanıtını veren Berkes’in, dik duruşu, tavizsiz boyun eğmezliği ve kendinden eminliği karşısında köpürüyor, çileden çıkıyordu.

Bir de bunun yanına, önceki bölümlerde geçen Başbuğ Türkeş’in geri vitesini, ağlaşmasını, yakarışını, aman dileyişini koyun, manzarayı öyle izleyin.

Söz alan bir diğer mebus olan Orhan Seyfi Orhon’un ifadelerinde; Türk gençlerinin ruhundaki saf ve samimi, ilerilik, yenilik aşkını kullanarak; soysuzluğun, yeni fikir haline sokulmasından yakınıyor ve devam ediyor:

“Edebiyatta tahribatına ‘Putları Yıkacağız’ (Nâzım) diye başlamış, milli şöhretlerin altına battal damgaları vurmuştur.”

Peki bu kadar mı, asla böyle bir şeyi kabul edemem? Hazır, hızını almışken, devam:

“Genç şairlere, lirizmin burjuva duyguları olduğunu telkin etmiş, şiiri soysuzlaştırarak; ‘seni nasıl unuturum, vesikalı yârim’ (Orhan Veli: Ben ne alaka ya?) dedirtmiştir.”

Ekseriyeti: “Komünist sülükleri, komünist hastalığı, milliyetçilik aleyhtarlığı, milli şuur, menfaat ve tehlike naraları” olan, TBMM’deki söylemler; en hafifinden tiksindirici, insan altı kodlarla aşağılama, canavarlaştırıcı, düşmanlaştırıcı, ötekileştirici, dışlayıcı ve ayrımcı ifadelerle alenen işlenen nefret yaymanın yanında, kombin olarak; aksi düşünülemez, “milli beka, kutsal değerler” gibi milliyetçi, dinci ve gerici söylemler cümbüşüydü.

Olayı bu minvalde haberleştiren faşist cephe; Cumhuriyet ve Ulus gazetelerinden başka, demokrasi cephesini teşkil eden; Tan, Vatan, Akşam ve Tanin gibi objektif olmaya çalışan da bir basın vardı.

Yöneltilen suçlamalar da şu şekildeydi:

Ruhi Su ve Sabahattin Ali ile münasebette bulunmak, Hüseyin Rahmi fikirleriyle solculuk propagandası.

Masallar halkın, destanlar aristokrasinin demek, Anadolu isyanlarına ilgi, Karacaoğlan’ın Türklükle alakası yok iddiası.

İptidai cemiyetleri; özel mülkiyet üzerinden, modern cemiyetlerden üstün tutmak.

Derslerde ısrarla Komünist Beyannamesi okutmak.

Rus rejimi ve komünizmi methetmek.

ABD ve İngiltere’ye emperyalist demek.

Ve milliyetçilik aleyhtarlığı.

 

 

1938-46 arasında, Millî Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan, gerçek bir cumhuriyet aydını olarak Hasan Ali Yücel’in, en önemli icraatları, şüphesiz ki; Köy Enstitüleri’nin kurulması, özerk üniversite reformu, Dünya Klasikleri’nin Türkçe’ye çevrilmesi ve Can Yücel’in babası olmasıdır.

Halefi olan Reşat Şemsettin Sirer ise vakit kaybetmeksizin ve bu şerefi DP iktidarına bırakmadan, Köy Enstitüleri’nin kapatılması süreciyle karşıdevrimi başlatmıştır.

Dediğim gibi devlette devamlılık esastır.

İlk kadın gazetecimiz Sabiha Sertel’in eşi, Hayat Ansiklopedisi’ni hazırlayan ve Cumhuriyet Gazetesi kurucularından Zekeriya Sertel; 4 Aralık 1945’te baskına uğrayan ve II. Paylaşım Savaşı sürecinde antifaşist yayın çizgisi gösteren Tan Gazetesi’nin de kurucusudur.

Yayınladığı anti militarist içerikteki bir yazı nedeniyle Sinop’a sürülürken, yazıyı kaleme alan Cevat Şakir ya da namı diğer Halikarnas Balıkçısı da Bodrum’a gönderilir.

Nâzım’ın da putları yıktığı bu Resimli Ay Dergisi’nin değerli kadrosu içinde Suat Derviş, Sabahattin Ali de bulunmaktaydı mesela.

DTCF Tasfiyesi’ne gerekçe gösterilen Görüşler’in ekibindeyse Behice Boran, Pertev Naili ve Niyazi Berkes ile Adan Cemgil gibi Aziz Nesin de bulunmaktaydı.

Üniversiteden sonra Paris ve Moskova’da geçirdiği üç yılın ardından, Ankara’ya yerleşip öğretmenliğe başlayan Adnan Cemgil; Barışseverler Cemiyeti Genel Sekreterliği’nden ötürü aldığı cezayı yatarken, eşi Nazife de Yozgat’a sürüldü.

Yozgat’a ailesinin yanına gelen Adnan, burada bir süre kaldıktan sonra, Nazife’nin istifasıyla ailecek İstanbul’a döndüler.

Burada gazetecilik ve çevirmenlik dışında da çeşitli işlerde çalışarak, ekmeğini taştan çıkaran Cemgil, İnönü Ansiklopedisi’nde redaktörlük de yaptı.

Daha sonra eşiyle birlikte Evren Yayınevi’ni kurdular.

TİP, 1965 seçim çalışmaları esnasında, Bursa Komünizmle Mücadele Derneği saldırısına uğradı.

68 ODTÜ devrimci öğrenci liderlerinden, THKO gerillası oğlu Sinan Cemgil’i; yoldaşları Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan ile birlikte, 31 Mayıs 1971 tarihinde, Nurhak’ta, ihbar edilmeleri üzerine girdikleri çatışma sonucunda kaybetti.

Fakat okumaya, yazmaya, çeviriler yapmaya ve mücadeleye yine de devam etti.

Annesinin masallarından etkilenerek, dünyanın alanındaki öncü ve sayılı ve duayen olan, Halk Bilimci, Profesör Pertev Naili de tasfiye sonrası; ABD, Almanya ve Fransa’da ölene değin çalışmaya ve üretmeye devam etti.

Her biri, alanlarında sayılı, dünya çapında değerli beyinleri ve bilim insanları olan arkadaşlarının aksine; başka, başka farklı ülkelerde, bilim üretmek, insanlık namına çalışmalar yapmak yerine; farklı bir yol izleyen Behice Boran, doktorasını Michigan Üniversitesi’nde tamamlayıp, Sosyoloji Doçenti olarak geldiği DTCF’den atıldıktan sonra, akademiye dönmedi.

Kurucu Başkanı olduğu Barışseverler Cemiyeti’nde Kore Savaşı’na karşı çıktığı için Adnan Cemgil ile birlikte on beş ay hapis cezasına çarptırıldı.

Yurt ve Dünya ile Adımlar’ın da bulunduğu çeşitli dergilerde de yazdı.

65 Seçimleri’nde Urfa Mebusu seçildiği TİP’in, 1970’te genel başkanlığına geldi. 12 Mart döneminde partisi kapatılırken, kendisi de on beş sene ceza aldı.

74 Affı ile çıktıktan sonra, 1975’te TİP’i tekrar açtılarsa da 12 Eylül’de yeniden kapatılırken, bu sefer ev hapsi cezası alan Boran’ın sürgün hayatı da bundan sonra başlamış oldu.

81’de vatandaşlıktan çıkarıldı.

TİP’in affedilemez suçları arasında, Kürt kelimesini cümle içinde kullanma cüreti ve kabahatleri de vardı.

Chicago Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptıktan sonra, DTCF’de batıl inançlar üzerine doktora çalışmalarına başlayan Mediha Esenel; tasfiyenin ardından, on üç sayı süren, günlük 24 Saat Gazetesi’ni; Adnan Cemgil ile birlikte çıkardıktan sonra Kanada’ya gitti.

Bir senenin ardından yurda dönerek, burada tercümanlık ve öğretmenliğin yanında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Yeni Adam’ında yazdı.

Ayrıca Vatan, Tan ile Yurt ve Dünya’da da yazılar yazmıştır.

Yine Chicago Üniversitesi’nde doktora yapan ve DTCF’de Sosyoloji Doçenti olan ve adını Resneli Niyazi’den alan Niyazi Berkes; tasfiyenin sonrasında çalışmalarını Kanada’da sürdürdükten sonra, emekliliğini İngiltere’de geçirmiştir.

İlk köy monografisini yapan Berkes’in uzmanlık alanları olarak; teokrasi, İslamiyet, milliyetçilik, laiklik ve sosyalizm sayılabilir.

Çalışmaları daha ziyade Müslüman coğrafyada yoğunlaşırken, en çok bilinen görüşleri arasında; geleneksellikte yeniliğe yer olmadığı, sekülerleşmenin Tanzimat ile başladığı ve ekonomik başarısızlığın neticesinin hukuki başarısızlık olduğu söylenebilir.

Benzersiz, sıra dışı ve güçlü teknikler kullanan Muzaffer Şerif, Sosyal Yargı ve Gerçekçi Çatışma Teorileri ile nam yapmış ve dünyada sosyal psikolojinin kurucularından iken, kendi memleketinde yasaklı ve sansürlüdür.

Oysa onun çalışmalarından esinlenen ve senelerdir insanları ekran başına toplayan, içine alan ve kâh taraflaştıran kâh özdeşlik ve empati kurduran, ilgi çekici ve de meşgul edici TV şovu Survivor ve türevleri; kimilerini ünlü ederken, yapımcılarını da ihya etmeye devam etmektedir.

Burslu olarak gittiği Harvard’dan daha özgür çalışabilmek için Columbia Üniversitesi’ne geçen ve Büyük Buhranı ABD’de gözlemleme fırsatı bulan Şerif; bu sefer de Gestalt Kuramı çalışmak üzere gittiği Berlin’de de Naziler’in yükselişine tanıklık etmişti.

Almanya ve Fransa’dan sonra memlekete dönerek yolu, tasfiye edilene değin DTCF’ye Psikoloji Doçenti olarak düşmüştü.

Yurt ve Dünya ile Adımlar’ın da yazarları arasındaydı. Bu arada Nurullah Ataç, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali ve Orhan Kemal gibi isimler de burada yazmaktaydı.

Irk psikolojisi, Turancılık ve üstün ırk eleştirileri nedeniyle ve o zamanlar yasadışı olan TKP ile ilişkileri sebebiyle derginin kapatılmasıyla yirmi yedi yıl cezaya çarptırıldı.

Naziler’in yenilgisi ve değerli beyin oluşunun hatırına, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın girişimleriyle kırk günlük mahpusluğun ardından, ülkeyi terk etme karşılığında serbest kalarak; bir ABD askeri kargo uçağıyla kaçırılarak Princeton ve Yale’de çalışmaya başladı.

İşini memleketinde yapma isteği ve çabaları reddedilince buralara küstü.

Yalnızca efkârlı gecelerinde, kapanıp dinlediği memleketi Ege’nin türküleri dışında, tüm bağları kopardı.

Vatandaşlıktan çıkarıldı.

Eşinin vatandaş olmasından doğan ABD vatandaşlığı hakkı yerine, Haymatlos olmayı tercih etti.

Bir komünist olarak, her ne kadar değerli beyin olarak yangından mal kaçırır gibi getirilmiş olsa da oradayken de devletin sıkı markajı altındaydı.

FBI ensesindeydi ve onun özgürce çalışabilmesini de kısıtlar bir baskı üzerindeydi.

Azınlıklar, dezavantajlı gruplar ve yoksullar üzerinde çalışmalarına devam etti.

Düşmanlaştırılan, rekabet halindeki ötekileşen grupların arasındaki tüm ayrılık ve çatışmaların; insanlığın ortak hedefler çerçevesinde bir araya gelerek, dayanışmayı örgütlediği ve iş birliğine giriştiği durumlarda; son bularak, birlikte, huzur ve barış içinde yaşayabileceğini kanıtlayan çalışmalara imza attı.

Tekrarlıyorum, devlette devamlılık esastır. Özkaynağımız ve zenginliğimiz olan, nadir ve değerli beyinleri, Muzaffer Şerif gibi ihraç ederken; Turan İtil gibilerini ithal etmenin altında yatan mantık; dört bin yıllık devlet aklının neye erdiğini, nasıl çalıştığını ve kimlere, nasıl hizmet ettiğini kusursuzca göstermektedir.

Bu bir hata, istisna ya da dönülen bir yanlış değil, sürdürülen, bilinçli bir tercihtir.

Ölüm, sürgün, zulüm, eziyet, işkence, yeryüzünden silme, yok etme, sansür, canavarlaştırma, damgalama, itibarsızlaştırma, iftira, kumpas, tutsaklık, şantaj, baskı, terör…

Elindeki tüm olanakları seferber eden muktedir devletin gücü; ne yaparlarsa yapsınlar, bir şekilde devrimcileri tüketmeye yetmiyor işte.