Olay günümüz yeryüzünde geçmektedir.
Kahramanlarımız
arasındaki ilişkiler sevgi, saygı, yakınlık veya bir ortaklaşmadan değil;
bütünüyle tesadüfi, hayatın zorunlu ve zoraki birlikteliklerindendir.
Onlar için
arkadaş diyemeyiz, öyleyse tamamen profesyonel bir ilişkidir. Zira sokakta
görseler selam vermeyecekler, birbirlerinin masalarına oturmayacaklar hatta
aynı ortamda dahi bulunmayacak kimselerdir.
Ayrıca bu
karakterlerin özel hayatları, mazileri ve çevreleri bu yazının konusu olmadığı
gibi bireysel olarak ele alındıklarında varlıkları da anlamsızdır.
Ama bu
demek değildir ki bir araya geldiklerinde anlamlı bir bütünün, olmazsa olmaz
parçalarını oluştursunlar. Aslında birlikteyken de bütünüyle işlevsizdirler.
İyi
geçinmeye ve katlanmaya, maruz kaldıkları için mecburdurlar.
İster
istemez yüzgöz oldukları ve tahammül etmeye çalıştıkları bu kısımları, sıkıcı
hayatlarından çıkarsak; geriye boşluk kalırdı yalnızca.
Aralarındaki
keskinleşen, uzlaşmaz çelişkilerin yarattığı çatışmalar ve gerilimler; bu
grubun dinamiğini oluşturmaktadır.
Birbirlerinden
her ne kadar farklı ve tezat yapıda olsalar dahi bu uyumsuz parçalardan
müteşekkil, tek parça duramayan, amorf bir prizmanın farklı yüzleridir,
türdeştirler.
Her gün
yeniden üretilen bu ilişkileri sürdürebilmek için kendinden, bilincinden ve
akıl sağlığından feragat etmenin yegâne sebebi; gelecekteki sen hayalini,
bugünkü kendinden vazgeçme pahasına satın almaktır.
Sarf
malzemesi kalemi muamelesi çeken, değersizleştiren, alaycıların; o anlık
işlerine yaradığın için takdirlerine mazhar olmaktır.
Satılan ve
alınan metanın kendisi olduğu, tüketim dünyasında kendini pazarlamak; bir
gereklilik, meziyet ve hatta doğal bir erdemdir.
Her şeyin
satılık olduğu köle pazarında; tüm marifetlerini ucuza gitmemek, elde
patlamamak adına hevesle sergileyip alkış beklemek, efendilerin zevkten dört
köşe, avuçlarını ovuşturarak ve çılgınca alkışlayıp gülerek izlemekten
bıkmadığı bir sirk gösterisidir.
Parlak,
boyalı ve renkli giysiler içinde göz alıcı ve etkileyici olduğunu düşünen her
insanın adına, hiç ilgim olmamasına rağmen ben utanıyorum.
Üç kuruş
ekmek parasına, kırk takla atmayı, suratına tükürülse eyvallah çekmeyi,
sindirmeyi, başarı ve akıllıca görmeyi kendine yakıştıran insana; onurlu bir
yaşam küfür gibi gelebilir.
İnsanların
onuru ile midesi arasında bir seçime zorlandığı, onları çaresiz bırakan ve
bundan çıkar sağlayarak yaşamaya zorlayan iktisadi yapı, kapitalizmdir.
Böylesine
acımasız ve düşman bir ortamda, hayatta kalmak için; kendinden düşman yaratacak
denli yabancılaşmasını gerektiren, ihaneti, iç hesaplaşmaları, başarısızlığı,
tatminsizliği, depresyon ve akıl hastalıklarını kaçınılmaz kılan da.
Doğadaki
yerini bulamayıp kendisi olamayan ve çevresiyle de olumlu ve yapıcı ilişkiler
geliştiremeyen insanın kendini; bu uğurda feda etmesini isteyen de bu düzen ve
sistemdir.
Kendi
taklidinin, başarısız bir kopyasına dönüşen insan ve bu gerçekliğin içinde,
üretilmiş değerlere sıkıca sarılıp kendisinin sandığından; sonu hüsranla
bitmeye mahkûm, mutluluk tuzaklarıyla dolu bir yaban ormanında çoktan
kaybolmuş, tehlikelerin pençesinde, oradan oraya sürüklenirken; yorgun, korkmuş
ve çaresizdir. Yalnız kalmıştır.
Kurtuluşu,
her gördüğü yılana sarılmakta ve daima yanlış yerlerde aramaktadır. Bu nedenle
de debelendikçe daha çok batmakta, kendi mezarını iştahla kazmaktadır.
Kahramanlarımız
aslında yanlış odada olduğuna inanan, kendini nimetten sayan ama aynı zamanda
bir diğerine özenen, belli bir mesafede ayırt edilemeyen, aynı kişi gibi
görünürler ve ne yazık ki bunun farkında değillerdir.
Aynı anda
hem kendilerinin biricik, kıymetli ve bulunmaz olduklarına inanırken; öte
yandan kendilerinden nefret eden, içten içe değersiz olduklarını bilen ama
kendilerini olduklarından farklı sunmaya çalışan.
Sürekli
etrafın onayına muhtaç ve karşılıklı olarak büyüttükleri yalanlarla
birbirlerini eğleyen ve buna yeterince devam ederlerse; geçerli gerçekliği,
kolektif olarak üretebileceklerine ikna olmuş kişilerdir.
Aksi
takdirde, kendilerine dürüst olma cesaretini gösterdiklerinde, yüzleştikleri
hakikatin sonuçlarına katlanamayacak, yükünü çekemeyeceklerdir. Bu kimsenin
işine gelmez. Oyna, devam. Cam köşklerindeki çıplak krallar, aslında bundan
utanırlar.
Kahraman
olarak ölmeyi beceremeyen herkesin kaderi, hain olarak yaşamaktır. Bu vaka çok
yönlüdür ve pek çok sebebi olabilir.
Bulunduğu
ortam ve o zaman için geçerli olan gerçeklik, değişen şartlar buna
zorlayabilir. İnsan, derisini atan yılan gibi ona sunulan kabın şeklini almaya
meyledebilir veya bu durum hayatta kalma yahut gelişimsel bir zorunluluk olarak
tezahür edebilir.
İyi, kötü
ikiliğinden ziyade, bir şekilde tüm yıkımlar, aynı zamanda yaratımları da
getirir.
Diğer
canlılardan farklı olarak insan, özgür iradesiyle ne olacağına kendi karar
verebilmesi için bilincinin sağlam ve güçlü olması gerekir.
Son
tahlilde, sonuca etkisi olmadığını da görebilir fakat ihtimal olarak dahi
müdahil olmaktan bahsedebilmek için bile denemesi gerekir.
Sosyal
konformite, aksi takdirde şahsiyeti, istediği kıvamda yoğurduğu bir hamur gibi
damak zevkine uygun bir form verir. İnsan, toplumun içinde çözünüp
kayboluverir. Benlik bilinciyse asla böyle bir şeyi kabul edemez, yakıştıramaz
kendine.