Şu veya bu şekilde, bir noktada herkes, en az bir defa kendine ihanet etmek zorundadır.
Tersten
düşündüğümüzde; mevcudu korumak, geleneğe bağlanmak -içinde yaşadığımız,
dışımızdaki dünya değişirken- artık zamanın ruhuna uygun düşmeyen, eskimiş,
köhne ve sürdürülemez olana sadakatle dört elle sarılıp muhafaza etmeye
çalışmak.
Hatada
ısrar ederek değişime direnmek ve çağın gerisinde kalıp, kendini yok olmaya
mahkûm etmek için hiçbir şey yapmamak, ayak diremek örneğin; kişinin kendisine
yapabileceği en büyük ihanetlerden birisidir. Doğanın diyalektiğine göre bazen
sadakat, en büyük ihanettir.
Hain daima
içeride, yakınlardadır. Öncelikle tanımadıklarımız zaten etkisiz, tanıdığımız
düşmanlarımızla zaten iş birliğine girmekten kaçınır ya da tetikte oluruz ve
ihanet ilişkili olmayı gerektirir.
Çokça
karşımıza çıkan bu örüntünün, en bilindik ve popüler olanı Yahuda’dır.
Altında
yatan motivasyon her ne olursa olsun, ihanetin hain tarafından
rasyonalizasyonu; ihanet ettiği tanrının rızası, bilgisi ve büyük planı
dahilinde, tablosuna uyumlu, yalnızca tarihsel rolünü icra eden aciz bir kul,
bir enstrüman oluşudur.
Öte yandan
ihanet ettiği tanrı değilse ki çoğu zaman şeytandır, hiçbir ahlaki yükümlülüğü
olmaz.
Kısacası
burada anlamlı olan ve efsanelere konu olan, tanrının kendine ihanetiyle
görünüşte kendini sabote ederek, esasında kendini gerçekleştirmesindeki
çelişkidir.
Raskolnikov’un
da kaderine teslim olarak sonuçlarıyla yüzleşirken yaşadığı tüm açmaz ve
ikilemler, tepeden tırnağa, en basit yüzeyden derinlerine kadar bununla ilgili
olduğundan; sarsıcı, çarpıcı ve anlamlıdır. Yoksa yalnızca abartılmış bir laf
kalabalığı ve bomboş bir muhabbetten öte gidemezdi.
Mevcudun
rahatına alışanlar, zincirlerinin farkına varmayanlar yahut korkudan felç
olanlar, hiçbir zaman kendini ateşle sınamayanlar ve sınırlarını test
etmeyenler, sihirli bir şekilde her şeyin kendiliğinden ya da bedelini ödemeyi
göze alan başkaları tarafından düzeltilmesini bekleyip kendini sabote ederek
ihanet eden hainler; aslına bakarsanız, elleri kanlı ve hiç de masum değiller.
Bir de
hazin bir tablo olarak kendinin farkında olmayan, inkârcı ve eşraftan tenkit
edilen düşkünler.
Mazinin
karanlık dehlizlerinden çıkagelen davetsiz bir misafir, herhangi bir anıştırma,
belki eski bir dost; tutup da yakasına yapışıp suratına tükürdüğünde yani
ölesiye kaçtığı geçmişin günahı, eski kendisi karşısına dikilip kabahatini
yüzüne vurduğunda; oturup edecek iki çift lafı yoksa veya dervişane, sakin ve
sabırlı dinleyip barışamıyorsa kendiyle kaçmak nafile.
Çünkü
böylesine bir yükle insan, asla yeterince hızlı koşamaz ve meskûn mahalden
fazla uzaklaşamaz.
İlkeleri
veya kişiliği yetersiz olabilir, sorun genelde bunlardan biridir. Ama çözüm
basittir. Yalnızca bir ihanete bakar ve her şey değişebilir. Ve ihanet, her
zaman bir kabahat değil, bazen de bir erdemdir.
Ancak
sorumluluk almamak ve kendinle yüzleşmemek; ölümcül veya daha kötü kaçınılmaz
sonuçları olan bir suç ve affedilemez bir ihanettir.
Maalesef
nefretin, sevgiden daha güçlü bir duygu ve motivasyon olduğunu gözlemledim.
İnsanların
güzel olan bir şeyi mahvetmekten aldıkları haz; onu korumak için gereken emek,
zaman ve özen de göze alındığında, kırılgan yapıdaki hassasiyeti de hesaba
katıldığında; öte yanda bunca çaba, koşturmaca ve umutsuz girişimlerin,
başarısızlıkların getirdiği kaybetme kültürü; biriken öfkeyi kanalize edecek
bir yer de bulamayınca, yıkım ve yok edicilik; en kolay ve eldeki tek tanrısal
nitelik olarak görünür.
İnsanlar
görünüşte de olsa; her şeyi yarattığı için değil, her şeyi yok etme gücüne
sahip olduğu için cezalandırıcı tanrıdan korkar gibi yaparlar. Ama bu onları
bildiklerini okumaktan alıkoymaz. Hukuk filan hep bu yüzden var.
Çağımızda
belirleyici olan bir diğer duygu da kıskançlıktır. Reklamcılık, pazarlama,
halkla ilişkiler veya propaganda ne derseniz deyin, kapitalizmin lokomotifidir
bu.
O kadar
derine işlemiş ve doğal gelir ki bunun insan doğası olduğuna, tanrı gibi
inanılır.
Pazarlanan
ürün, kişinin kendisidir ve gelecekteki kendini satın alır. Neredeyse hiçbir
zaman bunun farkında değildir ama bazı sonuçları vardır.
Bulunduğu
şartlardan yakınan fakat bunun için hiçbir şey yapmayan kişide, eğer aslında
hiç ihtiyacı olmayan ürünleri elde etmek için sıkı çalışırsa; bunların yanında
mutluluk, özgüven, başarı, güç ve takdir kazanacağı, kıskanılacağı inancı;
tanrı inancından kuvvetlidir.
Büyük
ölçüde kendine yabancılaşan uygar insanı, kendini gerçekleştirmekten alıkoyan
ve onu kendisine pazarlayan sistem kapitalizmdir. Bu kendinden nefret etmeyi ve
aşağılık, değersiz görmeyi de yanında getirir.
En yüksek
ve kompleks kolektif örgütlenmeden, en bireysel ve özel alanlara değin
otoritenin denetiminde, güçsüz ve edilgen olarak teslim olmanın ezikliği
altında kişiliksizleştirilen insan; bir şekilde var olduğunu ve rüştünü
ispatlamak istediğinde, bunu ancak etraftakilerin onayıyla kendine kabul
ettirebilir.
Bunun için
herkes, aynı ortak yalana inanmaya hazırdır. Bir pazarlama hilesi olarak,
toplumun buna ihtiyacı var denebilir.
Yeterince
sıkı çalışır ve aklını kullanırsa bir gün mutlaka zengin, başarılı, nüfuzlu,
özgür ve mutlu olacağına inandırılmış; yırtma, köşeyi dönme, sınıf atlama
rüyalarıyla bezenmiş fantezi alemindeki arzulanan sarhoşluk; sürekli olarak
hayatın böyle olmadığı gerçekleriyle rahatsız edilir.
Piyasanın
şartları herkes için eşit ve serbestlik sınırsızdır. Buna rağmen başarılı
olamayan tembel veya salak olmalıdır. Tabii bir de şans faktörü vardır.
Bu kadar
gelişkin, rasyonel ve bilimsel veriye dayanan, teknolojinin her alanda hiç
olmadığı kadar atılım yaptığı, ortalama insan ömrünün uzadığı, bebek, hastalığa
bağlı veya açlıktan ölümlerin azaldığı, nispi refahın arttığı hatta bugünkü
yoksulların dahi 18.yy krallarından daha iyi yaşayabildiği; kuralları insan
doğası ve onuru temel alınarak düzenlendiği ve sürekli gelişerek ileri giden
modern insanın; istediği gönenç ve mutluluğa erişebilmek için uzmanlaştığı, en
iyi bildiği alanda çalışarak ve aklını kullanarak, tüm adımları takip edip
gereğini yaptığı halde, tam da ulaşacakken; büyük, kıllı ve çirkin bir şans
faktörü ortaya çıkıp aslında tek belirleyici o oluyorsa, bu saçmalıktır.
Ayrıca
herkesin akıllı olması gerekmediği gibi tembellik de temel bir haktır.
Elbette
tanrı bazı kullarını daha çok sevebilir, bazıları kulluk ödevlerini daha iyi
icra ettikleri için ödül ve avantajlı tarifelerden yararlanıyor hatta
çevresini, sülalesini de kurtarıyor olabilir.
Bir de
belki de bu senin sınavındır, sabrın sonu selamettir. Bütün bir ömür, emek ve
sadakatin takdiri; burada olmasa da ahirette verilecek olabilir. Bu ve bunun
gibi yaklaşımlar da popüler alternatifleridir açıklamanın.
Bugünkü
yaygın ve kurumsal tanrı tasavvurunun gelişimindeki en önemli kırılma ve
sıçrama noktalarından biri Eyüp Kitabı’dır.
Tüm
çelişkilerin ve yaratımların üzerindeki objektif gözlemci olan tanrı, bir
basamak aşağıya inerek antagonisti şeytanla eşit konumda, insanlar üzerinden
bir iddiaya tutuşur.
Sonucundaysa
ahlaki üstünlük açısından kazanan, üzerine kumar oynanan bir eşya olan insan
olmuştur.