Bu Blogda Ara

Translate

21.8.25

2. İnsan II

 

Şu veya bu şekilde, bir noktada herkes, en az bir defa kendine ihanet etmek zorundadır.

Tersten düşündüğümüzde; mevcudu korumak, geleneğe bağlanmak -içinde yaşadığımız, dışımızdaki dünya değişirken- artık zamanın ruhuna uygun düşmeyen, eskimiş, köhne ve sürdürülemez olana sadakatle dört elle sarılıp muhafaza etmeye çalışmak.

Hatada ısrar ederek değişime direnmek ve çağın gerisinde kalıp, kendini yok olmaya mahkûm etmek için hiçbir şey yapmamak, ayak diremek örneğin; kişinin kendisine yapabileceği en büyük ihanetlerden birisidir. Doğanın diyalektiğine göre bazen sadakat, en büyük ihanettir.

Hain daima içeride, yakınlardadır. Öncelikle tanımadıklarımız zaten etkisiz, tanıdığımız düşmanlarımızla zaten iş birliğine girmekten kaçınır ya da tetikte oluruz ve ihanet ilişkili olmayı gerektirir.

Çokça karşımıza çıkan bu örüntünün, en bilindik ve popüler olanı Yahuda’dır.

Altında yatan motivasyon her ne olursa olsun, ihanetin hain tarafından rasyonalizasyonu; ihanet ettiği tanrının rızası, bilgisi ve büyük planı dahilinde, tablosuna uyumlu, yalnızca tarihsel rolünü icra eden aciz bir kul, bir enstrüman oluşudur.

Öte yandan ihanet ettiği tanrı değilse ki çoğu zaman şeytandır, hiçbir ahlaki yükümlülüğü olmaz.

Kısacası burada anlamlı olan ve efsanelere konu olan, tanrının kendine ihanetiyle görünüşte kendini sabote ederek, esasında kendini gerçekleştirmesindeki çelişkidir.

Raskolnikov’un da kaderine teslim olarak sonuçlarıyla yüzleşirken yaşadığı tüm açmaz ve ikilemler, tepeden tırnağa, en basit yüzeyden derinlerine kadar bununla ilgili olduğundan; sarsıcı, çarpıcı ve anlamlıdır. Yoksa yalnızca abartılmış bir laf kalabalığı ve bomboş bir muhabbetten öte gidemezdi.

Mevcudun rahatına alışanlar, zincirlerinin farkına varmayanlar yahut korkudan felç olanlar, hiçbir zaman kendini ateşle sınamayanlar ve sınırlarını test etmeyenler, sihirli bir şekilde her şeyin kendiliğinden ya da bedelini ödemeyi göze alan başkaları tarafından düzeltilmesini bekleyip kendini sabote ederek ihanet eden hainler; aslına bakarsanız, elleri kanlı ve hiç de masum değiller.

Bir de hazin bir tablo olarak kendinin farkında olmayan, inkârcı ve eşraftan tenkit edilen düşkünler.

Mazinin karanlık dehlizlerinden çıkagelen davetsiz bir misafir, herhangi bir anıştırma, belki eski bir dost; tutup da yakasına yapışıp suratına tükürdüğünde yani ölesiye kaçtığı geçmişin günahı, eski kendisi karşısına dikilip kabahatini yüzüne vurduğunda; oturup edecek iki çift lafı yoksa veya dervişane, sakin ve sabırlı dinleyip barışamıyorsa kendiyle kaçmak nafile.

Çünkü böylesine bir yükle insan, asla yeterince hızlı koşamaz ve meskûn mahalden fazla uzaklaşamaz.

İlkeleri veya kişiliği yetersiz olabilir, sorun genelde bunlardan biridir. Ama çözüm basittir. Yalnızca bir ihanete bakar ve her şey değişebilir. Ve ihanet, her zaman bir kabahat değil, bazen de bir erdemdir.

Ancak sorumluluk almamak ve kendinle yüzleşmemek; ölümcül veya daha kötü kaçınılmaz sonuçları olan bir suç ve affedilemez bir ihanettir.

Maalesef nefretin, sevgiden daha güçlü bir duygu ve motivasyon olduğunu gözlemledim.

İnsanların güzel olan bir şeyi mahvetmekten aldıkları haz; onu korumak için gereken emek, zaman ve özen de göze alındığında, kırılgan yapıdaki hassasiyeti de hesaba katıldığında; öte yanda bunca çaba, koşturmaca ve umutsuz girişimlerin, başarısızlıkların getirdiği kaybetme kültürü; biriken öfkeyi kanalize edecek bir yer de bulamayınca, yıkım ve yok edicilik; en kolay ve eldeki tek tanrısal nitelik olarak görünür.

İnsanlar görünüşte de olsa; her şeyi yarattığı için değil, her şeyi yok etme gücüne sahip olduğu için cezalandırıcı tanrıdan korkar gibi yaparlar. Ama bu onları bildiklerini okumaktan alıkoymaz. Hukuk filan hep bu yüzden var.

Çağımızda belirleyici olan bir diğer duygu da kıskançlıktır. Reklamcılık, pazarlama, halkla ilişkiler veya propaganda ne derseniz deyin, kapitalizmin lokomotifidir bu.

O kadar derine işlemiş ve doğal gelir ki bunun insan doğası olduğuna, tanrı gibi inanılır.

Pazarlanan ürün, kişinin kendisidir ve gelecekteki kendini satın alır. Neredeyse hiçbir zaman bunun farkında değildir ama bazı sonuçları vardır.

Bulunduğu şartlardan yakınan fakat bunun için hiçbir şey yapmayan kişide, eğer aslında hiç ihtiyacı olmayan ürünleri elde etmek için sıkı çalışırsa; bunların yanında mutluluk, özgüven, başarı, güç ve takdir kazanacağı, kıskanılacağı inancı; tanrı inancından kuvvetlidir.

Büyük ölçüde kendine yabancılaşan uygar insanı, kendini gerçekleştirmekten alıkoyan ve onu kendisine pazarlayan sistem kapitalizmdir. Bu kendinden nefret etmeyi ve aşağılık, değersiz görmeyi de yanında getirir.

En yüksek ve kompleks kolektif örgütlenmeden, en bireysel ve özel alanlara değin otoritenin denetiminde, güçsüz ve edilgen olarak teslim olmanın ezikliği altında kişiliksizleştirilen insan; bir şekilde var olduğunu ve rüştünü ispatlamak istediğinde, bunu ancak etraftakilerin onayıyla kendine kabul ettirebilir.

Bunun için herkes, aynı ortak yalana inanmaya hazırdır. Bir pazarlama hilesi olarak, toplumun buna ihtiyacı var denebilir.

Yeterince sıkı çalışır ve aklını kullanırsa bir gün mutlaka zengin, başarılı, nüfuzlu, özgür ve mutlu olacağına inandırılmış; yırtma, köşeyi dönme, sınıf atlama rüyalarıyla bezenmiş fantezi alemindeki arzulanan sarhoşluk; sürekli olarak hayatın böyle olmadığı gerçekleriyle rahatsız edilir.

Piyasanın şartları herkes için eşit ve serbestlik sınırsızdır. Buna rağmen başarılı olamayan tembel veya salak olmalıdır. Tabii bir de şans faktörü vardır.

Bu kadar gelişkin, rasyonel ve bilimsel veriye dayanan, teknolojinin her alanda hiç olmadığı kadar atılım yaptığı, ortalama insan ömrünün uzadığı, bebek, hastalığa bağlı veya açlıktan ölümlerin azaldığı, nispi refahın arttığı hatta bugünkü yoksulların dahi 18.yy krallarından daha iyi yaşayabildiği; kuralları insan doğası ve onuru temel alınarak düzenlendiği ve sürekli gelişerek ileri giden modern insanın; istediği gönenç ve mutluluğa erişebilmek için uzmanlaştığı, en iyi bildiği alanda çalışarak ve aklını kullanarak, tüm adımları takip edip gereğini yaptığı halde, tam da ulaşacakken; büyük, kıllı ve çirkin bir şans faktörü ortaya çıkıp aslında tek belirleyici o oluyorsa, bu saçmalıktır.

Ayrıca herkesin akıllı olması gerekmediği gibi tembellik de temel bir haktır.

Elbette tanrı bazı kullarını daha çok sevebilir, bazıları kulluk ödevlerini daha iyi icra ettikleri için ödül ve avantajlı tarifelerden yararlanıyor hatta çevresini, sülalesini de kurtarıyor olabilir.

Bir de belki de bu senin sınavındır, sabrın sonu selamettir. Bütün bir ömür, emek ve sadakatin takdiri; burada olmasa da ahirette verilecek olabilir. Bu ve bunun gibi yaklaşımlar da popüler alternatifleridir açıklamanın.

Bugünkü yaygın ve kurumsal tanrı tasavvurunun gelişimindeki en önemli kırılma ve sıçrama noktalarından biri Eyüp Kitabı’dır.

Tüm çelişkilerin ve yaratımların üzerindeki objektif gözlemci olan tanrı, bir basamak aşağıya inerek antagonisti şeytanla eşit konumda, insanlar üzerinden bir iddiaya tutuşur.

Sonucundaysa ahlaki üstünlük açısından kazanan, üzerine kumar oynanan bir eşya olan insan olmuştur.