Bu Blogda Ara

Translate

9.10.25

9. Simülasyon ve Sistem I

 

Bize sunulan gerçekliğin sınırları dahilinde ve onun etkisi altındayken, geçerli olanın hakikat olduğuna nasıl kanaat getirebiliriz?

Nasıl koca koca fikirleri, canımız pahasına savunurken farklı yaklaşımlara ve aslında kendimiz olan ötekine yaşam hakkı tanımayız?

Aslında bilmediğimiz, durup bir kez olsun üstüne düşünmediğimiz ve anlamadığımız düşüncelerin bize ait olduğunu nasıl iddia edebiliriz?

Ve nasıl esasında hiçbir şey ifade etmeyen daha doğrusu ve esas numarası; altında hiçbir şey olmadığını gizleyen, içi boş sembollere sarılarak kendi mezarımızı, ellerimizle kazarız?

Bu şartlar altında herhangi biri gerçekten kendini gerçekleştirebilir ve iki dünyanın da efendisi olarak, huzur ve barış içinde, özgürce yaşayabilir mi, mutlu olabilir mi?

“Gerçeğin çölüne hoş geldiniz” diyerek ve Matrix’e de selam çakarak, Baudrillard’ın Simülakra ve Simülasyon kavramlarına bir bakış atalım.

Geçerli gerçekliğin semboller, toplumsal ilişkiler ve paylaşılan varoluşta; kültür ve medyadan ibaret olduğunu söyler.

Simülakra, orijinali artık veya hiç var olmayan şeyleri tasvir eden kopyalar ve simülasyon da gerçek dünyadaki bir sürecin veya sistemin zaman içindeki taklididir basitçe.

Gerçekliğe benzer hiçbir şeyin, insanların mevcut yaşamlarına ilişkin ve mevcut anlayışlarıyla alakalı olmadığını gizlerler bizden.

Gerektiğinde tersine işlemeyen hiçbir kutsal yasa olmadığı gibi tüm anlamlar da sonsuz derecede değişebilir hale gelerek anlamsızlaşırlar.

Gerçeklikle hiçbir bağı kalmadığı durumsa saf simülakrumdur.

Toplumdaki muhalif unsurların eksikliği, kitleleri sessiz çoğunluğa indirger ve onları, kendisi adına konuşanlar tarafından üzerine yazılmış bir medya haline getirmiş ve kavramsal olarak çökertmiştir.

Kendisi marjinalleştirilen halk, yönetim ajanları ve piyasa istatistikleri tarafından temsil edilir.

İnsan Hakları ve Eşitlik, küreselleşmeyle bir tutularak yalnızca küresel pazar ve kitle iletişim araçları gibi değişim ve eşitleme ortamlarıyla ilgilenilir.

İhtiyaç duyulan ürünlerle ihtiyaç yaratılan ürünler arası sınır belirsizleşmiş, değişim değeri ise değerin yararından çok paraya dayandığı ve yararlılığın da parasal terimlerle ölçülüp tanımlandığı değerdir.

Ve dilin, toplumsal gruplar arası güç ilişkilerinin üretiminde oynadığı rol gibi şeylerden de bahseder. Bir de savaşın, toplumun genel olarak ikna olduğunda geldiği gibi pek çok başka şeyden de.

İnsan yaşadığı dünyanın gerçeklerini, kendi bünyesinde parçalayıp yeniden üretirken, değiştirebilme yeteneğine sahiptir.

Fakat sistemin girdileri yani eldeki malzeme dış dünyanın gerçekleri olduğundan, bu yaratıcılığı mevcut koşullar belirler.

Kısaca insanların yönelim ve tercihleri, çevre şartlarından bağımsız düşünülemez.

İyi veya kötü, doğru veya yanlış konseptlerini belirleyen de ortamdır. Ve tüm diğer teraziler ve normlar da mekân ve zamanın ruhuna göre değişmeksizin, mevcudiyetini sürdüremez.

Bütün büyük fikirlerimizi temellendirdiğimiz dayanak noktalarımızın, üzerine kimliklerimizi, kişiliğimizi ve toplumları yarattığımız o kutsal değerlerin ve düşüncelerin, bize ait olduğuna nasıl emin olabiliriz?

Merak eden, sorgulayan, yeri geldiğinde şeytanın avukatlığını yapan şüpheci insanın; başkaldıran insana dönüşmesi, an meselesidir.

Fakat hiçbir şekilde taciz ve rahatsız edilmezsek, haksızlığa uğradığımızı, kaybettiğimizi, hile hurdayla veya cebirle gasp edildiğimizi, dolandırıldığımızı düşünmezsek; bir şekilde telafi edilebilecekse üstüne, asla ayıkamayız.

Bozuk olmayan bir şeyin tamiriyle boşa vakit kaybedemeyiz ve yürümeyi göze alamazsak; zincirlerimizi fark etmeden, sınırlarımızı test etmeden ve kendimiz olamadan ölüp gideriz. Hem de hiç yaşamadan. Oysa ben, yaşantıyı severim.

Sistem sıradan insanı, kontrollü bir şekilde itaat ettirebilmek için radikalleştirir.

Boktan bir rapçiden, aşırı politikleşmiş düşünce ve ifade özgürlüğü savunucusu bir devrimciye; gelecek vadeden ve tüm iyi niyetleri ve olanca saflığıyla en temel insan hakları ve özgürlükleri savunucusu bir öğrenciden, gerillaya.

Veya kendi küçük dünyasında, inandığı kutsal değerlere uygun mazbut bir hayat süregiderken; anlamadan kitle imha silahına dönüşen, kafa kesen, fanatik ve köktendinci bir militana ya da vatan, millet, bayrak adına uyuşturucu, fuhuş, insan ticareti, cinayet, şantaj gibi faaliyetlerde bulunan bir suç örgütü fedaisine dönüşebiliriz.

En azından görüşlerini paylaşabilir, saygı veya sempati duyabilir, yakın görüp destekleyebilirsin. Rol modelin, hayranı olduğun bu kimseler olabilir.

Ya da bu zamana değin asla patronların bir dediğini iki etmemiş, yüce gönüllü bir lütufmuş gibi ekmeğini verdiği dahası seni anladığı için şükran ve minnet duyabilirsin.

Görüş ve edimlerini, mutlak teslimiyet ve adanmışlıkla sırf takdir edilmek için onlardan çok savunmuş olabilirsin.

Bugüne kadar onların politikalarını desteklemiş, partilerine oy vermiş, milliyetçi ve dinci ideolojilere yakın konumlanmış olabilirsin.

Ama sıra sana geldiğinde ve senin için geldiklerinde; anlamadan o bozguncu, hain, bölücü, terörist, anarşiklerden birine döndüğünü fark ettiğinde ve bir zamanlar parçası olduğun toplum, seni bu şekilde yaftaladığında, geç kalmış bir aydınlanma yaşanması ihtimali de kuvvetle muhtemeldir.

Çünkü süreç insanı dönüştürür. Neslimizin, cumhuriyet tarihinin, bu toprakların ve insanlığın şanlı günlerine yazılan mihenk taşlarından birisi olarak kayda geçen Gezi Direnişimiz de Büyük Madenci Yürüyüşü, 15-16 Haziran gibi görkemli ve en güzel zamanlarımızdandı. Öte yandan hepimizin olan bu gurur, umuyorum ölene kadar bize yetmez.

Trafik cezası bile olmayan, uygun gelmese bile kuralların hiç dışına çıkmaya yeltenmemiş; hak savunucularının haklı mücadelelerini uzaktan, aklınca küçümseyip tenkit ederek yargılayanlar, böyle şeylere karşı olanlar bile; orantısız devlet şiddeti ve terörüne karşı, barikatlara malzeme taşıdı.

Sivil, silahsız, barışçıl hatta pasifist eylemlerle; donanmış, düşmandan intikam alır gibi saldıran ve yine tarih yazan, kahraman ve cefakâr, devletin resmî kolluğuyla çatıştı.

İnsanlar, muazzam bir dayanışma göstererek ne parkı yalnız bıraktı ne de yurt çapında zapt ettiği meydanları, alanları.

Halkımız gittikçe devletleşen, otoriter siyasi iktidarın, keyfi uygulamaları karşısında; yekvücut iradesini ortaya koyarak onurunu savundu.

Hiç hesapta yoktu hatta bireylerin teker teker ikna olmasının olanağı da yoktu. Ancak süreç içinde kolektif ve yurt çapında kitlesel bir sivil itaatsizlik hasıl oldu.

Tarifsiz bir ortaklık, gelişen iş birliği ve dayanışmanın her anlamda tüyler ürperten hatırası kaldı.

Kısa süreliğine de olsa, ilk defa tattığım bu özgürlük duygusu, Gezi Parkı’nda bir barikatta kaldı.

Bu ruhani ve tanrısal büyük özgürlük ve yaşam deneyimine en yakını herhalde; buğulu camların ardında aşkla yapılan, sınırsız ve keyif verici maddeler etkisinde, edepsiz, süresiz, geceyle gündüzün kavuşup karıştığı, zamanın ve mekânın anlamını yitirdiği, kelimelerin kifayetsiz kaldığı, her şeyin, tüm seslerin ve dışarıdaki tüm etkilerin kaybolduğu, hangi yılda ve nerede olduğunu hatta adlarımızı bile unutturan ve birbirine karıştıran, hava durumu veya borsaların, demir fiyatının filan anlamsız kaldığı bir seks maratonu belki. Ama aynı tadı vermez.

Yaşadığımız, çoğunlukla kendimizi içinde bulduğumuz süreçler, sonuçlarından bile bağımsız olarak genelde, öğreticidir de.

Kutsal, güçlü devletlerin gücünü; yüce, uluslararası ari menfaatlerini korumak gibi soylu amaçlarla düşmanlara değil, kendi halkına karşı kullandığını daha doğrusu düşmanın bizzat kendi yurttaşları olduğunu gördük. Ari menfaatlerin, yüce ulusu oluşturan halkın yararına değil, zararına ve düşman olduğunu da.

Demek ki şiddet tekeli ve bir terör örgütü olarak orantısız şiddet ve saldırganlık gösteren zorba bir Leviathan’ın şu veya bu biçimde tehdit olarak algıladığı ve gövde gösterisi yaptığı, tarih yazan şanlı kahramanların hedefindeki; kaba dayakla uzun gözaltı süresi ve işkenceye maruz kalan gençler, helikopterden atılan insanlar, yakılan ve boşaltılan köyler, mağaralarda ve bodrumlarda yakılan garibanlar, sürgün, tehcir ve kırımdan geçirilenler, gözaltında kaybedilenler, hapishanelerde çürüyenler ve devletin bu gaddar yüzüyle karşılaşanlar ve eşit şartlarda özsavunma olanaklarından yoksun olanlar; belki de bunu hak edecek bir suç işlememiş, etkisiz hale getirilen sivil hedefler olabilirler. Hatta böyle olması hiç de zayıf bir ihtimal değildir.

Ve bu insanlar aslıda yalnızca maruz kaldıkları sürecin içinde bulundukları konum yani varoluşları nedeniyle kabahatlidir.

Çünkü bakıldığında bireysel, bilinçli tercihlerinden ziyade sosyal konformitenin etkili olduğu; özgür iradenin, kolektif irade içinde kaybolduğu ve bir zamanların kendi halinde, sıradan insanları oldukları görülebilir.