Bize
sunulan gerçekliğin sınırları dahilinde ve onun etkisi altındayken, geçerli
olanın hakikat olduğuna nasıl kanaat getirebiliriz?
Nasıl koca
koca fikirleri, canımız pahasına savunurken farklı yaklaşımlara ve aslında
kendimiz olan ötekine yaşam hakkı tanımayız?
Aslında
bilmediğimiz, durup bir kez olsun üstüne düşünmediğimiz ve anlamadığımız
düşüncelerin bize ait olduğunu nasıl iddia edebiliriz?
Ve nasıl
esasında hiçbir şey ifade etmeyen daha doğrusu ve esas numarası; altında hiçbir
şey olmadığını gizleyen, içi boş sembollere sarılarak kendi mezarımızı,
ellerimizle kazarız?
Bu şartlar altında herhangi biri gerçekten kendini gerçekleştirebilir ve iki dünyanın da efendisi olarak, huzur ve barış içinde, özgürce yaşayabilir mi, mutlu olabilir mi?
“Gerçeğin
çölüne hoş geldiniz” diyerek ve Matrix’e de selam çakarak, Baudrillard’ın
Simülakra ve Simülasyon kavramlarına bir bakış atalım.
Geçerli
gerçekliğin semboller, toplumsal ilişkiler ve paylaşılan varoluşta; kültür ve
medyadan ibaret olduğunu söyler.
Simülakra,
orijinali artık veya hiç var olmayan şeyleri tasvir eden kopyalar ve simülasyon
da gerçek dünyadaki bir sürecin veya sistemin zaman içindeki taklididir
basitçe.
Gerçekliğe
benzer hiçbir şeyin, insanların mevcut yaşamlarına ilişkin ve mevcut
anlayışlarıyla alakalı olmadığını gizlerler bizden.
Gerektiğinde
tersine işlemeyen hiçbir kutsal yasa olmadığı gibi tüm anlamlar da sonsuz
derecede değişebilir hale gelerek anlamsızlaşırlar.
Gerçeklikle
hiçbir bağı kalmadığı durumsa saf simülakrumdur.
Toplumdaki
muhalif unsurların eksikliği, kitleleri sessiz çoğunluğa indirger ve onları,
kendisi adına konuşanlar tarafından üzerine yazılmış bir medya haline getirmiş
ve kavramsal olarak çökertmiştir.
Kendisi
marjinalleştirilen halk, yönetim ajanları ve piyasa istatistikleri tarafından
temsil edilir.
İnsan
Hakları ve Eşitlik, küreselleşmeyle bir tutularak yalnızca küresel pazar ve
kitle iletişim araçları gibi değişim ve eşitleme ortamlarıyla ilgilenilir.
İhtiyaç
duyulan ürünlerle ihtiyaç yaratılan ürünler arası sınır belirsizleşmiş, değişim
değeri ise değerin yararından çok paraya dayandığı ve yararlılığın da parasal
terimlerle ölçülüp tanımlandığı değerdir.
Ve dilin,
toplumsal gruplar arası güç ilişkilerinin üretiminde oynadığı rol gibi
şeylerden de bahseder. Bir de savaşın, toplumun genel olarak ikna olduğunda
geldiği gibi pek çok başka şeyden de.
İnsan
yaşadığı dünyanın gerçeklerini, kendi bünyesinde parçalayıp yeniden üretirken,
değiştirebilme yeteneğine sahiptir.
Fakat
sistemin girdileri yani eldeki malzeme dış dünyanın gerçekleri olduğundan, bu
yaratıcılığı mevcut koşullar belirler.
Kısaca
insanların yönelim ve tercihleri, çevre şartlarından bağımsız düşünülemez.
İyi veya
kötü, doğru veya yanlış konseptlerini belirleyen de ortamdır. Ve tüm diğer
teraziler ve normlar da mekân ve zamanın ruhuna göre değişmeksizin,
mevcudiyetini sürdüremez.
Bütün büyük
fikirlerimizi temellendirdiğimiz dayanak noktalarımızın, üzerine
kimliklerimizi, kişiliğimizi ve toplumları yarattığımız o kutsal değerlerin ve
düşüncelerin, bize ait olduğuna nasıl emin olabiliriz?
Merak eden,
sorgulayan, yeri geldiğinde şeytanın avukatlığını yapan şüpheci insanın;
başkaldıran insana dönüşmesi, an meselesidir.
Fakat
hiçbir şekilde taciz ve rahatsız edilmezsek, haksızlığa uğradığımızı,
kaybettiğimizi, hile hurdayla veya cebirle gasp edildiğimizi,
dolandırıldığımızı düşünmezsek; bir şekilde telafi edilebilecekse üstüne, asla
ayıkamayız.
Bozuk
olmayan bir şeyin tamiriyle boşa vakit kaybedemeyiz ve yürümeyi göze alamazsak;
zincirlerimizi fark etmeden, sınırlarımızı test etmeden ve kendimiz olamadan
ölüp gideriz. Hem de hiç yaşamadan. Oysa ben, yaşantıyı severim.
Sistem
sıradan insanı, kontrollü bir şekilde itaat ettirebilmek için radikalleştirir.
Boktan bir
rapçiden, aşırı politikleşmiş düşünce ve ifade özgürlüğü savunucusu bir
devrimciye; gelecek vadeden ve tüm iyi niyetleri ve olanca saflığıyla en temel
insan hakları ve özgürlükleri savunucusu bir öğrenciden, gerillaya.
Veya kendi
küçük dünyasında, inandığı kutsal değerlere uygun mazbut bir hayat
süregiderken; anlamadan kitle imha silahına dönüşen, kafa kesen, fanatik ve
köktendinci bir militana ya da vatan, millet, bayrak adına uyuşturucu, fuhuş,
insan ticareti, cinayet, şantaj gibi faaliyetlerde bulunan bir suç örgütü
fedaisine dönüşebiliriz.
En azından
görüşlerini paylaşabilir, saygı veya sempati duyabilir, yakın görüp
destekleyebilirsin. Rol modelin, hayranı olduğun bu kimseler olabilir.
Ya da bu
zamana değin asla patronların bir dediğini iki etmemiş, yüce gönüllü bir
lütufmuş gibi ekmeğini verdiği dahası seni anladığı için şükran ve minnet
duyabilirsin.
Görüş ve
edimlerini, mutlak teslimiyet ve adanmışlıkla sırf takdir edilmek için onlardan
çok savunmuş olabilirsin.
Bugüne
kadar onların politikalarını desteklemiş, partilerine oy vermiş, milliyetçi ve
dinci ideolojilere yakın konumlanmış olabilirsin.
Ama sıra
sana geldiğinde ve senin için geldiklerinde; anlamadan o bozguncu, hain,
bölücü, terörist, anarşiklerden birine döndüğünü fark ettiğinde ve bir zamanlar
parçası olduğun toplum, seni bu şekilde yaftaladığında, geç kalmış bir
aydınlanma yaşanması ihtimali de kuvvetle muhtemeldir.
Çünkü süreç
insanı dönüştürür. Neslimizin, cumhuriyet tarihinin, bu toprakların ve
insanlığın şanlı günlerine yazılan mihenk taşlarından birisi olarak kayda geçen
Gezi Direnişimiz de Büyük Madenci Yürüyüşü, 15-16 Haziran gibi görkemli ve en
güzel zamanlarımızdandı. Öte yandan hepimizin olan bu gurur, umuyorum ölene
kadar bize yetmez.
Trafik
cezası bile olmayan, uygun gelmese bile kuralların hiç dışına çıkmaya
yeltenmemiş; hak savunucularının haklı mücadelelerini uzaktan, aklınca
küçümseyip tenkit ederek yargılayanlar, böyle şeylere karşı olanlar bile;
orantısız devlet şiddeti ve terörüne karşı, barikatlara malzeme taşıdı.
Sivil,
silahsız, barışçıl hatta pasifist eylemlerle; donanmış, düşmandan intikam alır
gibi saldıran ve yine tarih yazan, kahraman ve cefakâr, devletin resmî
kolluğuyla çatıştı.
İnsanlar,
muazzam bir dayanışma göstererek ne parkı yalnız bıraktı ne de yurt çapında
zapt ettiği meydanları, alanları.
Halkımız
gittikçe devletleşen, otoriter siyasi iktidarın, keyfi uygulamaları karşısında;
yekvücut iradesini ortaya koyarak onurunu savundu.
Hiç hesapta
yoktu hatta bireylerin teker teker ikna olmasının olanağı da yoktu. Ancak süreç
içinde kolektif ve yurt çapında kitlesel bir sivil itaatsizlik hasıl oldu.
Tarifsiz
bir ortaklık, gelişen iş birliği ve dayanışmanın her anlamda tüyler ürperten
hatırası kaldı.
Kısa
süreliğine de olsa, ilk defa tattığım bu özgürlük duygusu, Gezi Parkı’nda bir
barikatta kaldı.
Bu ruhani
ve tanrısal büyük özgürlük ve yaşam deneyimine en yakını herhalde; buğulu
camların ardında aşkla yapılan, sınırsız ve keyif verici maddeler etkisinde,
edepsiz, süresiz, geceyle gündüzün kavuşup karıştığı, zamanın ve mekânın
anlamını yitirdiği, kelimelerin kifayetsiz kaldığı, her şeyin, tüm seslerin ve
dışarıdaki tüm etkilerin kaybolduğu, hangi yılda ve nerede olduğunu hatta
adlarımızı bile unutturan ve birbirine karıştıran, hava durumu veya borsaların,
demir fiyatının filan anlamsız kaldığı bir seks maratonu belki. Ama aynı tadı
vermez.
Yaşadığımız,
çoğunlukla kendimizi içinde bulduğumuz süreçler, sonuçlarından bile bağımsız
olarak genelde, öğreticidir de.
Kutsal,
güçlü devletlerin gücünü; yüce, uluslararası ari menfaatlerini korumak gibi
soylu amaçlarla düşmanlara değil, kendi halkına karşı kullandığını daha doğrusu
düşmanın bizzat kendi yurttaşları olduğunu gördük. Ari menfaatlerin, yüce ulusu
oluşturan halkın yararına değil, zararına ve düşman olduğunu da.
Demek ki
şiddet tekeli ve bir terör örgütü olarak orantısız şiddet ve saldırganlık
gösteren zorba bir Leviathan’ın şu veya bu biçimde tehdit olarak algıladığı ve
gövde gösterisi yaptığı, tarih yazan şanlı kahramanların hedefindeki; kaba
dayakla uzun gözaltı süresi ve işkenceye maruz kalan gençler, helikopterden
atılan insanlar, yakılan ve boşaltılan köyler, mağaralarda ve bodrumlarda
yakılan garibanlar, sürgün, tehcir ve kırımdan geçirilenler, gözaltında
kaybedilenler, hapishanelerde çürüyenler ve devletin bu gaddar yüzüyle
karşılaşanlar ve eşit şartlarda özsavunma olanaklarından yoksun olanlar; belki
de bunu hak edecek bir suç işlememiş, etkisiz hale getirilen sivil hedefler
olabilirler. Hatta böyle olması hiç de zayıf bir ihtimal değildir.
Ve bu
insanlar aslıda yalnızca maruz kaldıkları sürecin içinde bulundukları konum
yani varoluşları nedeniyle kabahatlidir.
Çünkü
bakıldığında bireysel, bilinçli tercihlerinden ziyade sosyal konformitenin
etkili olduğu; özgür iradenin, kolektif irade içinde kaybolduğu ve bir
zamanların kendi halinde, sıradan insanları oldukları görülebilir.