Herkesin
yalancı, hiç kimsenin güvenilir olmadığı, kaynakların tartışıldığı bu iklimde,
hakikat arayışındaki sıradan insanın imdadına; hangi kitle iletişim araçlarını
kullanarak, kim yetişecek?
İlk olarak
ve herkesten önce, kendine yakın hissetmek için önden koşullandığı taraflar
elbette.
Peki bizim dışımızda ve bizden bağımsız var olan hakikatin bundan haberi var mı veya umrunda mıdır sizce?
Bu
zihniyetteki insanlar bırak başka türleri, kendi mevcudiyetlerinden başka bir
şeyleri gerçekten umursayabilir mi?
Toprak
üstündeki görünen, farkında olduğu ve çeşitliliği; kârlı toprağın altındaki
yatırımlarla değişmez, geri dönülemeyecek pahasına bozacak şekilde peşkeş
çekmez mi, fonda ırmağının akışına ölürken hem de?
Peki neden
sahte peygamberlere, sözde bilimcilere ve kanaat önderlerine inanma
eğilimdedirler?
Çünkü
popülist liderler içimizden biridirler, bağrımızdan kopmuşturlar, bizi anlar,
hak verir, yargılamaz ve olduğumuz gibi kabul ederek nabza göre şerbet
tarifesini uygulayarak hoşumuza gidecek basit şeyleri söylerler. Aynı dili
konuşurlar, entel takılmazlar.
Ama
hakikatin peşinden giden, onu kendi nesnelliği içinde anlamaya çalışanların
açıklamaları, ezbere uymaz. Onları bozar. Aynı yalanı tekrar tekrar ve
defalarca üretmez.
Her şeyden
evvel kendi tartılarına uygun hesap ve tarif reçeteleri içermez.
Bu yalın,
dolaysız ve iddiasız görünümüyle alternatiflerinin gölgesinde kalmayla kendini
bir bakıma, bir kere daha feda eder.
İlkel zihin
bunları kavrayabilmekte çoğunlukla yetersizdir, kaldı ki ona göre hiç pratik de
değildir.
Mitolojiden
sembolizmi çıkardık ve elimizde din kaldı. Dini vaazlardan tanrıyı çıkarıp
faşizme ulaştık. Ve somut gerçekleri objektif şekilde anlama ve yorumlama
faaliyetlerinden bilimi aforoz ettiğimizdeyse yoğun propaganda ve sistematik
yalanlarla çarpıtılmış alternatif açıklamalarıyla komplo teorileri tarafından
kuşatıldık.
Hem de
karşısındakini, aslında kendisi olan her şeyle suçlayan bir yansıtıcıyla.
11. Tez’den
de biliyoruz ki artık gerçeği tüm yönleriyle anlayıp ortaya koymak yeterli
değil, değiştirmek de lâzım gelir.
İnsanlığın
tür olarak ayrışmasından ve bilincini geliştirip hâkim konumunu kazanmasından
bile önce, uyum sağlamakla birlikte yaratıcı yollarla dönüştürme hünerlerini
kazandığını da bilebiliyoruz.
Hatta tüm
bu gelişim ve teknoloji çılgınlığının, hastalık boyutunda olması da dar kafalı,
tutucu, değişime direnen, yenilik karşıtı, en ilkel muhafazakarlığımızı; bir
nevi dengeleyici ve telafi edici işlevinden ötürü, can havliyle sarıldığımız
bir yılan.
At izinin,
it izine karıştığı, şu karanlık ve zalim dünyada, el yordamıyla yolumuzu bulup
hayatta kalmaya çalışırken; imdadımıza sizden biriyim, içinizden çıktım, her
şey yalan, herkes yalancı ama ben sizi anlıyorum ve sizin gibi düşünüyorum
diyerek peyda olan demagoglar, manipülatörler, popülist liderler çıkarken; bize
yabancı ve düşman görünen hakikati, nasıl tüm yönleriyle anlayıp
değiştirebiliriz ki?
Bizi tür
olarak diğerlerinden ayıran ve tahakküm kurmamızı sağlayan, nitelikli emek
sonucu kazandığımız gelişim, yalnızca soyut bir şey değildir.
Halen henüz
büyük potansiyeller içerdiğine inandığımız ve gizemlerine tam olarak vakıf
olamadığımız beynimiz; en yakın akrabalarımızdan en uzağa doğru gidildikçe
belirgin fizyolojik ve fonksiyonel farklılıklar gösterdiği, özelleşen bazı
bölümlerin karşılıklı etkileşimleri süreçlerinin bir sonucu ve yan etkisi
olarak ayırt edici olduğunu bilebiliyoruz.
Son
güncellemelerle beyin organının en gelişkin versiyonu olan son sürümünde; bizim
birtakım hesap, kitap ve bazı entelektüel süreçler sonucunda geliştirdiğimiz,
en ileri ve insani olması beklenen ve karşılaştırılabilen, ölçülebilen ve bir
mantık silsilesi sonucunda ortaya koyduğumuzu ve bize ait olduğunu düşündüğümüz
en kompleks ve sofistike düşünceler.
Spesifik
alanlarda yoğunlaşabildiğimiz ve anlamlı çıktılar üretebildiğimiz ürünler; bir
başkasına bilmediği dilde bilinmeyen bir din gibi gelebilse de laf kalabalığı,
deli saçması veya bunun laciverti gibi görünse de dikkate almaya değer olandır.
Ve fakat
karmaşık ve yabancı açıklamalar göz korkutsa dahi bir yere varma ihtimali
-yanlış bile olsa- yüksektir.
Oysa sahte
peygamberler, ulu önderler ve bilge krallar zevatı, genellikle beynin en ilkel
bölgesindeki en ilkel dürtülerin üstüne oynayarak daha basit ve her şeyi kendi
nedenselliği içinde açıklayan, kolay tüketilebilir içerikler sunarlar.
Zigottan
doğuma kadar hızlandırılmış bir evrim geçirmemize rağmen gelişimimiz, doğum
sonrasından uzun yıllara değin devam eden süreçlerden oluşur.
Ergenlik;
hızlı ve sancılı gelişen bir yığın biyokimyasal ve karmaşık sürecin sonucunda,
örneğin beyin ve zihinsel gelişimimiz yani insan olarak kişiliğimizi ve
özerkliğimizi evrene ilan ettiğimiz, etraftakiler için de oldukça uzun, yorucu
ve sancılı bir süreçtir.
Bilhassa
erkekler olmak üzere bazen tamamlanamayan, takılı kalınan veya kötü ve yıkıcı
tecrübeler sonucu yaşanan gerilemelerde bütünüyle yok olana dek süren
yolculuktaki ilk uğraklardandır.
Erginlenme,
yetişkin hayatına geçiş, bireyselleşme öteden beri kutsal seremoni ve doğru
uygulanması gereken ritüelleri getirmiştir.
Uzman
olmayanların yanlış uygulamaları sonucu, içine şeytan ve kötülükler kaçan kayıp
bir ruh olma riski yüksektir.
Ergenlerin
davranışları bazen kaba, saçma, utanç verici ve çoğu zaman da rahatsız
edicidir. Çoğunlukla olan bitene hâkim olamadıkları gibi farkında da
değillerdir.
İşte Hızır
gibi yetişen Ariadne’den bir ipucu: ergenlerle aynı görüş ve
ideolojilerdeyseniz, benzer fikirleri ve kişileri savunuyorsanız eğer ve bunlar
ilkel dürtülerin manipülasyonuysa; muhtemelen yanlış yoldasınız demektir.
Ama
kendinden vazgeçen, kuşatan koşullara teslim olan, geleneğe yaslanan, uyum
sağlayan yetişkinlerin kalıplaşmış fikirlerine; son derece yıkıcı ve yaratıcı
şekillerde başkaldıran da bu genç insanların içinden çıkar.
Değil on
yaş, nenesi dedesinin dünyasından dahi daha geri değer ve fikirlere sahip
olmayı başaran ve bunu yeni ve farklı bir şeymiş ve de sihirli bir formül,
kurtuluş reçetesi gibi savunabilme ahmaklığını gösteren yine henüz olgunlaşma
sürecini tamamlayamamış genç insanlara özgüdür.
Her insan
hata yapar. Herkes gelişip değişebilir, gün gelip onlar bile dönüşebilirler.
Hayatın
gerçeklerinden kopuk, yankı odalarında, binlerce sene önceki fikirlere sıkıca
sarılan, dümdüz, basit Aristocu mantıkla olabildiğince sade, yalın ve basitçe
alemin sırrına haiz olduklarına inanan, kendinden emin vaziyette, cahil
cesaretiyle bayraktarlığını yapanlar; gerçek hayatta ve hayatın gerçekleri
karşısında nasıl kolayca tuz buz olduğunu er ya da geç yaşarlar.
Nerede o
kendi sesiyle sarhoş olan, ahkam kesen büyük anlatılar, değerler ve peşine
takılan kişiler?
Milliyetçi,
dinci, türcü gibi ayrımcı ve muhafazakar değerlere sahipseniz ve görüşleriniz
bugünkü sorunların kaynağına tek kelime etmeksizin, onları verili, geçerli ve
değişmez sayarak, yaşlı erkekler kulübüne dayanak oluşturup bunlara hizmet
eden, ilkel, hayvani, dürtüsel benliğe hitap eden, yapay, anlamsız, gereksiz ve
çoğu zaman zararlı fikirlerse ve kolayca çürütülebilen irrasyonel gerekçelere
dayandığı halde, şiddetle ısrarlıysanız, zeka seviyeniz düşük ve görüşleriniz
sizi daha çok aptallaştırıyorsa; en iyi dileklerim ve temennilerim yine de
sizinle.
Eğer
otoriteyle bir sorununuz yoksa herhangi bir kutsal değeriniz, geleneğe bağ ve
aidiyetiniz varsa, hiçbir yaraya merhem olmadığı tüm ısrarlara rağmen aşikarsa;
şimdiden tekrar geçmiş olsun hepimize.
Ancak yine
de karamsarlığa kapılıp üzülmeyin zira kişiliği oluşturan kokteylin
parçalarından bir veya birkaçı farklı oranlardaki bu malzemeleri de
içerebilirler. İnsan sonuçta tek yönlü beslenen ve tek taraflı çalışan bir
makine değildir.
Bizi
ileriye taşıyan, itiraz eden, karşı çıkan, talepkâr taraflarımızdır. Yine belli
ölçüde özgürlük, eşitlik ve dayanışma gibi bireysel ve kolektif anlamda eldeki
malzemelerle her an kendimizi yeniden üretebilme olanaklarına sahibiz.
Hangi
tarafın baskın şekilde ön plana çıkarak belirleyici olacağı; yine son noktada
ne olacağına kendi karar veren insanın, attığı bir yazı turadır.
Bizi sürü
mantığından ayırarak, mevcut çatışma ve çelişkilerin dinamiğiyle uyararak,
devrimci yaklaşımlar ve çözümler getirebilme maharetimiz; varoluşumuzun
ayrıcalığı ve lanetidir.