Sistem,
hesapta toplumun bekası için kontrollü bir şekilde sıradan insanı,
radikalleştirerek ve ibretialem olarak kurban edip cezalandırarak hegemonyasını
yeniden üretip tesis eder.
Söylenildiği gibi olsaydı dahi hiçbir neden, bu aşağılık mekanizmanın gerekçesi edilemez, bahanesi olamazdı.
Müstahak
denilerek canavarlaştırılan ve nefret objesine dönüştürülen bu insanların da
tıpkı bizim gibi ötekini düşmanlaştıran, bizim gibi yiyip içen, yaşayan, benzer
alışkanlıklar geliştiren, aynı kültürler ve çevrelerden geldiğimiz, aynı
şartlara tabii olan, benzer yollardan geçen, aynı takımları tuttuğumuz, aynı
hayatları yaşadığımız hatta her gün selam verdiğimiz konumuz komşumuz, eşimiz,
dostumuz, akrabamız, alışveriş ettiğimiz esnaf ve çalışma arkadaşlarımız,
yakınlarımız ve hatta ve hatta bizzat kendimiz olduğunu unutmamakta fayda var.
Rakel
Dink’in de Hrant’ın ardından söylediği gibi “bir bebekten katil yaratan
karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim…” ancak böyle
anlayabilir, değiştirebilir ve sonsuza dek önüne geçebiliriz.
İnsanların
ortak hedefler çerçevesinde bir araya gelerek dayanışma pratikleri
geliştirebilmesinin önündeki yegâne engel, yapay mamul ötekiyle girişilen
rekabet ve kan davasına dönüşen nefretin örgütlenmesidir.
Huzur ve
barış içerisinde sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz yaşamak, özgürce keyif çatmak,
gülüp eğlenmek gibi şeyler aslında o kadar da zor ve imkânsız değildir. Dua,
temenni veya ütopya hiç değildir.
Bizi
zenginleştiren farklılıklarımızın aslında o kadar da farklı olmadığı,
tekdüzeliğin sıkıcılığının yaratıcılığı öldürdüğü, körelen insanın
işlevsizleşip yabancılaşacağı ve birbirilerimizden öğrenecek çok fazla şeylerin
olduğu ise su götürmez gerçeklerdir.
İnsanın
buralardan kendi iç çatışmalarına değin yaşadığı ve aradığı denge, kendiyle
barışık bir uzlaşmadır.
Egemenler
kendi biçtikleri resmî ideoloji gömleğini, sınırları kesin ve keskin çizgilerle
belirlenmiş halde ve tepeden inme olarak arz ederler.
Satın
almaktan başka çareleri olmayan halkın; yüzde beşini geçmeyen cüzi bir kısmı,
hiçbir şekilde temsil edilmediklerini düşünerek sistemin dışında konumlanırlar.
Hemen hemen
bir o kadarlık orana tekabül eden kısmı da kendini merkezde tanımlayan,
tercihleri çoğunluğun etkisiyle şekillenen ve belirleyici olduğu düşünülen
kararsız seçmeni temsil eder.
Bunların
gerçekten kendilerine ait fikirleri yoktur, yalnızca pratik olarak sosyal
konformiteye uygun hareket ederler.
Ağzının
tadı kaçmadan, sorumluluk alıp bedel ödemeden daha adil bir toplumda yaşamak
isteyen, çevresine karşı duyarlı, sosyoekonomik açıdan nispeten daha iyi
düzeyde olan ve eğitimli insanların; özgürlük, eşitlik ve dayanışma gibi
talepkâr değerlerin ağır bastığı, ortanın solu olarak tarif edilen üçte birlik
dilim.
Buna
karşılık; biat kültürü, sadakat ve gelenekçiliğin öne çıktığı, büyüklere ve
kutsal değerlere bağlı, bir o kadar kalabalık da kendini merkez sağda tanımlar.
Oysa
toplumsal hiyerarşideki yerleri ve üretim ilişkileri rolleri birbirleriyle
neredeyse bütünüyle aynıdır. Aynadaki akis gibi simetrik bir izdüşüm
oluştururlar adeta.
Merkezden
uzaklaşmış marjinal azınlıklarsa kabaca yüzde beşer dilimleri geçmeyecek
şekilde, sistemin izin verdiği ölçüde ve sınırları dahilinde köktendinciler,
fanatik milliyetçiler, sosyalistler ve radikal demokratlar olarak; fonksiyonun
sağ ve sol taraflarına, dengeleyici olarak, uzlaşmaz karşıtlıklarla
dağıtılırlar ve böylece ideal denklem kurulmuş olur.
Bahsi geçen
azınlıklar; bizatihi sistem tarafından, içinden geldikleri üçte birlik makul
dilimler arasından rastgele seçilmek suretiyle marjinalleştirilmiştir.
Sistem
kendi bekası için birilerini vekaleten kurban olarak atamadan mevcudiyetini
sürdüremez.
Sistemin
yalnızca o anki ihtiyaçlarının karşılığı olarak geliştirilen bu denge de
sistemin kendisi gibi sunidir.
Duruma göre
bir taraf ağır basmaya başladığında veya sistemin dengesinin tümden altüst
olayazma ihtimali belirdiğinde, birtakım müdahalelerde bulunarak ve çoğunlukla
yeni ağırlık merkezleri belirleyerek, yeni denge için aktörleri yeniden
dağıtır.
Gramsci ve
Althusser gibi büyüklerime ve bu alanda çalışmalar yapan tüm kıymetli insanlara
selam ederek; bambaşka bir konu üzerinde çalıştığı esnada, derinlemesine
sezgisel bir kavrayış ve içgörüyle bunu keşfeden ve bir nevi tüm fikirlerinin
tutkalını oluşturan Mahir Çayan ve Suni Denge Teorisi’ni anmak isterim.
Zor ve
rıza, baskı ve ideolojik araçlar ya da pasifikasyon ve propaganda; ne derseniz
deyin adına.
Hafiften
bir özet geçelim: Halk ile egemenler arasında tepkinin doğması ve çatışmaların
yerine; güçlü devlet yapısı ve merkezi yönetim tarafından, devrimci iç savaşa
karşı aşırı militarize ordu ve güvenlikçi politikalarla uluslarüstü sermayenin
gizli işgal yoluyla talan ederek ve asıl çelişkileri gizleyerek iktidarını
korumak amacıyla kabul ettirdiği yapay bir denge durumu.
Gizlenen
çelişkilerden bahsedecek olursak; bu düzende hâkim konumda olan yüzde birlik
bir azınlık var ve yakın çevrelerinde yararlanan bir ikilik bir dilim daha var.
Onlardan
hemen sonra iktidarda olmasalar da ortak çıkarlar etrafında düzenin kaymağını
yiyen ve her şeye sahip olan, topu topu hepsi yüzde onu belki bulan bir güruh
var.
Geri kalan
uçsuz bucaksız çoğunluk; bir avuç kan emicinin emrinde, köle ve nefer olarak;
hiyerarşinin en altında ve üretim ilişkileri açısından üretici konumdaki, alın
teriyle geçinmeye çalışan, insanca yaşama özlemi duyan emekçiler.
Özellikle
çelişkilerin gizlenmesinin güçleştiği, kapitalizmin kaçınılmaz kriz, bunalım ve
buhran dönemlerinde; patronlar fırsattan istifade kâr marjlarını arttırıp
güçlenerek sıyrılırken, tüm servet tekellerde toplanır.
Bu esnada
ekmeği küçülen halk ve faturanın kesildiği emekçiler, gelir bölüşümü
adaletsizliği nedeniyle haklı olarak ayağa kalkmasın diye; yüzde yirmilik
dilimlere ayrılmış ve üretimden kaynaklanmayan orta sınıf palavraları
çöktüğünde ve her şeye sahip olan yüzde bir ile on ile geri kalanlar arasındaki
makas açılıp kendi aralarındaki sınır muğlaklaştığında.
Açlık
sınırı altındaki asgari ücretin, ortalama ücrete dönüştüğü; dar gelirliler
toplumu oluştuğunda, halkın aç karnını doyuramadığı, borçlanmadan hayatta
kalamadığı ve eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, haberleşme ve enerji gibi temel
hakları olarak ücretsiz sağlanması gereken ihtiyaçları karşılanmadığında.
Daha önce
yaptığı gibi tekrar bir araya gelerek tanrıların elinden yeryüzüne indirdiği
iktidara el koyarak bir basamak daha aşağı indirip en sonunda iktidar kavramını
ortadan kaldırmaması için; uzlaşmaz sahte karşıtlıklar üzerinden birbirine
düşmekten, ayağa kalkıp kendi kaderinin efendisi olacak vakti ve enerjisi
kalmasın diyedir.
Öteki,
nefret, düşmanlık, terör, korku iklimleriyle din ve milliyetçilik
palavralarıyla oyalanır ta ki hareketsiz kalana değin zehirlenerek felç edilir.
Ve bunlar ya zor yoldan ya da rızaya dayalı olarak empoze edilir.
Sistem bir
yandan insanları içinde bulunduğu üçte birlik dilimlerden çıkarıp radikalize
ederken öte yandan onları kontrol altında tutmak için sosyal konformiteye
uymaya zorlar.
İstatistik
biliminde de olduğu gibi büyük ve önemli kararların alınmasında aranan
nitelikli çoğunluğun veya toplumun makul çoğunluğunun üçte iki olması tesadüfi
değildir.
Birbirinden
çok da uzak olmayan tarafları zorladığı ve aradığı asgari müşterekteki uzlaşma,
sistemin meşruluğu açısından kendini onaylatma ve gerekli rızayı tesis etme
ihtiyacının sonucudur.
Moment
etkisiyle merkezin uzağından hafif bir dokunuşla dengeyi bozmak ve ağırlık
merkezini kendine yakınlaştırmak, merkezde kalabalık olmaktan daha etkilidir.
Bazen
yalnızca birkaç vekille bile tüm sistemi sola çekmek, bütün aktörleri hizaya
getirerek siyaseti dizayn etmek ve belirleyici olmak mümkündür.
En son 12
Eylül Faşist Darbesi’nin getirdiği yüzde on barajı ve Özal’ın iki buçuk partili
başkanlık sistemi sevdasının altında bu istatistiksel denge yatmaktaydı.
Yüzde beş
civarı oylarıyla sorun oluşturmayan Kürt Siyasi Hareketi, Demirtaş döneminde o
barajı yıktığında; müesses nizamın buna çok siniri bozuldu.
Kanlı bir
süreç, barajın yüzde yediye çekilmesi ve kendi başına rahatlıkla bunu
aşabilecek yetkinlikteki Kürt Hareketi’nin zayıflatılması, etkisiz hale
getirilmesi ve toplumsal muhalefetten yalıtılarak yalnızlaşması amaçlandı.
Elbette bir
diğer önemli husus da onlardan boşalan sandalyelerin, iktidar lehine doldurulup
çoğunluğun sağlanması hem de uzlaşmaz karşıtlıklarla bölünmüş paramparça bir
muhalefetin karşısında; yekpare, sağlam bir iktidar bloku kurmaktı.
Tabii bu
durumun bir yan etkisi olarak; çoğunluğu sağlamak isteyenin, birtakım büyük
imtiyazlar vererek, oy oranı düşük partilerin şantajına karşı savunmasız
kalmasıysa da kazanacak taraf için; iktidar gücünün yanında cüzi bir tavizden
öte değildir.
Ancak
kaybedeninse sokağa çıkacak yüzü kalmayabilir. Öte yandan böylelikle alamadığı
oyların bir kısmını ufak partilere bırakarak, muhalefete kaybettirip iktidar
gücünün elden gitmesini de önleyebilir.