Bu Blogda Ara

Translate

6.11.25

13. Yeniden İnsan

 

Tekrar başladığımız nokta, insana dönerek halkayı kapatalım. Sıra dışı yöntemler, çılgın fikirler, hayal gücü, zorlayıcı bir dürtü olarak merak, huzursuzluk, anlam arayışı, yaratıcılık, cesur öncüler, çocuk oyunları ve ritüeller, olağanüstü içgörü, derinlemesine sezgisel kavrayış, bilimsel metot, şanslı tahminler, keskin gözlemcilik, kontrollü deneyler, insanlık suçları ve insanlığın durmadan ilerleyen kümülatif birikimleri ve bilim sayesinde bugün insanı biraz daha tanımaya başladık.

Bildiğimiz kadarıyla duygular, rasyonel kararların önünde. Uyum, itaat, canavarlaşma, çatışma ve şükür ki dayanışma da ortam meselesi ve tüm bireysel özelliklerden ve kişilikten bağımsız.

Dışarıdan oldukça normal görünen ve çevreyle iyi ilişkiler kurabilen, dürüst, namuslu ve düzgün bir insan, örnek vatandaş diyebileceğimiz ve kötü olmak için hiçbir sebebi bulunmayan birinin sapık veya işkenceci çıkma olasılığı kadar; düşman, şeytan, iğrenç, pis, kokuyor, ilkel, uyumsuz, ahlaksız, insan bile değil ve ona göre muamele edilmesi gerekir, cezalandırılmalı, kısıtlanmalı, engellenmeli, yok edilmeli, uzak durulmalı, gözü dönmüş, doğuştan kötü gibi damgalananlar arasından da gördüğümüz insanlıkla bizi hayrete düşürme ve utandırma ihtimalleri olanların çıkabileceğini akılda tutmak gerekir; peşin hüküm vermeden.

“Just as every cop is a criminal and all the sinners saints”

Güç zehirler ve otorite mutlak suretle getirilecek düzenlemelerle sınırlandırılmalı ve de toplumsal yapılar ve sistem tarafından kontrol altına alınmalı.

Aksi takdirde görünüşte isimler, taraflar değişse de giden, geleni aratır ve semer vuran çok olur.

Şu da unutulmamalı ki onu en çok iyilik bastırdığı için kötülüğün hedefi ve düşmanı odur.

Sıradan ve ortalamayla veya çoğunluk oluşturacak kalabalıkla birey birey ilgilenmez, en iyimizi yozlaştırarak kendisine dönüştürür ve zahmetsizce çoğalır.

İnsan sürüye uyma eğilimindedir ve biat kültürü veya otoriteye itaat, bireyin tüm ahlaki sorumluluklarını üstünden alır.

Bu kesin bir zafer, tartışmasız bir üstünlük ve büyük bir yıkımdır aynı zamanda.

O beyaz atlı, ışığın içinden, hepimizi kurtarmaya gelen, prens ve şövalyelerimiz, en iyilerimiz, yüz yılda bir, tanrı lütfuyla gelenlerimiz; kahraman olarak ölmeden önce, bir haine dönüşmesine müsaade etmemek, bu kötülüğü onlara ve kendimize yapmamak için elimizdeki tek savunma da demagogların yerine; başa gelmeden bilebiliyor oluşumuza, uyarılara ve işaretlere kulak asılmasıdır.

Özgür, müreffeh ve eğitimli gruplarda bireysellik, saygı ve barış hakimken; azgelişmişlik içinde geri bırakılmış, gelenekçi, kolektivist toplumlar, zararsız bile olsa sırf onlara uymuyor diye; kendi ahlaklarıyla başkalarını yargılar, mağdur ve kurban icat ederek cezalandırma talep ederler.

Kendi bireysel sınırlarının nerede sona erdiğini kavrayamadıklarından, tüm toplumu kendi uzantısı olarak gören ilkeller; insanların en özel alanları ve kafalarının içi, yaşam tarzı, yönelimleri, kılık kıyafetleri ve nasıl sıçacaklarına kadar akla gelen gelmeyen ve üzerine vazife olmayan her konuda sorumlu olduğunu ve söz hakkına, zihin ve bedenleri üzerinde tasarruflara sahip olabileceğine; üstelik yalandan da olsa rıza sorma ihtiyacı bile hissetmeden, doğrudan doğruya tepeden inme, şiddet ve dayatma yollarına tevessül etmeyi meşru zanneder.

Aradığı düzen ve uyumdan anladığı da tek tipleşmiş, kendine benzeyen, kişiliksizleşmiş ve rahatlıkla davar gibi güdülebilen yığınlardır.

Ancak her iktidar ilişkisinin de sınırları ve hedef aldığı ve de sonunu getirecek şafağın sökmesinden ölesiye korktuğu ve gelmekte olan, her fırsatta canhıraş ve nefretle saldırdığı ortak bir düşman vardır:

Her şey sınıfsaldır.

Ne mutlu ki tüm pratikler ve çalışmalar gösterdiği üzere hiçbir koşulda boyun eğmeyen, itaat etmeyen, itiraz eden, şahsiyetini, iradesini ve haysiyetini ortaya koyan, az sayıda da olsa insanlar var. Onlar benim canım canım. Olsa da yesek, ah nerede? Bir de bütün dünya buna inansa.

Çünkü sosyal konformite o kadar tehlikelidir ki insan sırf uyumlanmak için gördüğü, bildiği ve inandığı şeylerin tam tersini söylemeye, eylemeye başlayabilir ve hiç anlamadan bir faşiste bile dönüşebilir.

Ve ne yazık ki yine gerçekler bize gösteriyor ki toplumların faşizme bağışıklığı yoktur.

Neyse ki bir grupta, büyüklüğünden bağımsız olarak, mahalle baskısı oluşturmak için; yalnızca üç kişinin yeterli olabildiğini bilebiliyoruz.

Ve yine bilebiliyoruz ki -yanlış bile olsa- sürüye uymayan her görüş, tek kişi tarafından dahi tüm çoğunluğa karşı savunuluyorsa; aslında sürünün yararınadır ve bireylerin, kendi fikirlerini ifade etmelerinin önündeki o görünmez engelleri kaldırır.

Kendinden ve düşüncelerinden emin olanlarsa asla açıkça ifade edilip tartışılmasından ve büyük bir toplumsal mutabakatla ortak aklın erdiği doğrunun bulunmasından ve gerektiğinde geri adım atmaktan da korkmazlar.

Söz, yetki, karar ve uygulama mekanizmalarını halktan kaçırmazlar, kimseyi kandırmaya, dolandırmaya kalkmaz ve kara propaganda yapmazlar.

Zaten en iyi kolektif özelliklerimizden birisi de her şeyi bilemiyor oluşumuz ancak öğrenebilmemiz ve yanılabilmemizdir.

Gerektiğinde yıkıp sil baştan yeniyi yaratabilmemiz, dönüştürebilmemiz ve değiştirebilmemizdir.

Emek marifetiyle zorlukları aşmada yeni ve yaratıcı çözümlere yönlendirilen zihin, gelişerek yüksek performans gösterebilir.

Fakat savaşmadan teslim olan ve yenilgiyi ezeli ve ebedi olarak bir önyargıda bulunan sabit zihin, kaderi değiştirilemez olarak verili kabul eder ve asla gerçekleştiremeyeceği potansiyelinin çok altında kalarak kaybeder.

Değişebilir, akışkan özellikteki kişilik veya bireysel özellikler; tek başlarına hiçbir anlam ifade etmezler.

Biyolojide de olduğu gibi sosyal ve kültürel alanlarda da çeşitlilik saflıktan iyidir, zenginleştirir.

Efendime söyleyeyim uyum becerisini artırarak hayatta kalma ihtimalini yükseltirken birbirimizden öğrenecek çok şeyimizin oluşu, bir araya gelince ortaya çıkacak sinerji ve olasılıkların, ortak akıl ve saygının neye benzediğini görmek için; kendi kapalı toplumundan ayrılıp, büyük bir denizde ayakta kalmaya çalışan ve mecburi yeni dayanışma ağları kurarak -her ne kadar kendilerini kusan ve içine almayan büyükkentlerin gettolarında ayrılıkların muhafazası çabalarına rağmen- çalışma ve eğitim hayatında bir araya gelen insanların, kendi basit gündelik yaşam pratiklerine bakmak bile yeterlidir.

Hayatın doğal akışı içinde herkesin kendi kompartmanlarında, birbirinden yalıtılmış ve zoraki olarak aynı menzile giden bir tren yolculuğu yoktur.

Böyle olması veya kalması, sonsuza dek hükmetme arzusundaki muktedirlerin daha çok hoşuna giderdi ki oyunlarını genellikle bunun üzerine kurmayı gayet bilinçli olarak tercih ederler.

İş, bunu görerek aynı ısrarlı hatalarla farklı sonuçlar bekleme ahmaklığından vazgeçmekte.

En küçük ölçekteki basit ikili ilişkilerden, en karmaşık ve örgütlü, kurumsal ilişkilere kadar güven ve mütekabiliyet, herkesin yararınadır.

Yine bütün pratik ve deneyimlerin ışığında, kısa vadede kazanmak için uzun vadede kaybetmek anlamsızdır. Bu nedenle bireysel çıkarlardan ziyade toplumsal fayda önemlidir.

Ve uzun vadede kurulan iş birliği dengeye oturur ve de kolay kolay bozulmaz.

Daha önce de belirttiğim gibi aklın duygulara galip gelmesi yaşamsaldır.

Çünkü “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

Son olarak insan tepkisel, kolektif ve ortama bağlı evrensel tepkiler veren bir hayvandır.