Tekrar başladığımız nokta, insana dönerek halkayı kapatalım. Sıra dışı yöntemler, çılgın fikirler, hayal gücü, zorlayıcı bir dürtü olarak merak, huzursuzluk, anlam arayışı, yaratıcılık, cesur öncüler, çocuk oyunları ve ritüeller, olağanüstü içgörü, derinlemesine sezgisel kavrayış, bilimsel metot, şanslı tahminler, keskin gözlemcilik, kontrollü deneyler, insanlık suçları ve insanlığın durmadan ilerleyen kümülatif birikimleri ve bilim sayesinde bugün insanı biraz daha tanımaya başladık.
Bildiğimiz
kadarıyla duygular, rasyonel kararların önünde. Uyum, itaat, canavarlaşma,
çatışma ve şükür ki dayanışma da ortam meselesi ve tüm bireysel özelliklerden
ve kişilikten bağımsız.
Dışarıdan
oldukça normal görünen ve çevreyle iyi ilişkiler kurabilen, dürüst, namuslu ve
düzgün bir insan, örnek vatandaş diyebileceğimiz ve kötü olmak için hiçbir
sebebi bulunmayan birinin sapık veya işkenceci çıkma olasılığı kadar; düşman,
şeytan, iğrenç, pis, kokuyor, ilkel, uyumsuz, ahlaksız, insan bile değil ve ona
göre muamele edilmesi gerekir, cezalandırılmalı, kısıtlanmalı, engellenmeli,
yok edilmeli, uzak durulmalı, gözü dönmüş, doğuştan kötü gibi damgalananlar
arasından da gördüğümüz insanlıkla bizi hayrete düşürme ve utandırma
ihtimalleri olanların çıkabileceğini akılda tutmak gerekir; peşin hüküm
vermeden.
“Just as
every cop is a criminal and all the sinners saints”
Güç
zehirler ve otorite mutlak suretle getirilecek düzenlemelerle sınırlandırılmalı
ve de toplumsal yapılar ve sistem tarafından kontrol altına alınmalı.
Aksi
takdirde görünüşte isimler, taraflar değişse de giden, geleni aratır ve semer
vuran çok olur.
Şu da
unutulmamalı ki onu en çok iyilik bastırdığı için kötülüğün hedefi ve düşmanı
odur.
Sıradan ve
ortalamayla veya çoğunluk oluşturacak kalabalıkla birey birey ilgilenmez, en
iyimizi yozlaştırarak kendisine dönüştürür ve zahmetsizce çoğalır.
İnsan
sürüye uyma eğilimindedir ve biat kültürü veya otoriteye itaat, bireyin tüm
ahlaki sorumluluklarını üstünden alır.
Bu kesin
bir zafer, tartışmasız bir üstünlük ve büyük bir yıkımdır aynı zamanda.
O beyaz
atlı, ışığın içinden, hepimizi kurtarmaya gelen, prens ve şövalyelerimiz, en
iyilerimiz, yüz yılda bir, tanrı lütfuyla gelenlerimiz; kahraman olarak ölmeden
önce, bir haine dönüşmesine müsaade etmemek, bu kötülüğü onlara ve kendimize
yapmamak için elimizdeki tek savunma da demagogların yerine; başa gelmeden
bilebiliyor oluşumuza, uyarılara ve işaretlere kulak asılmasıdır.
Özgür,
müreffeh ve eğitimli gruplarda bireysellik, saygı ve barış hakimken;
azgelişmişlik içinde geri bırakılmış, gelenekçi, kolektivist toplumlar,
zararsız bile olsa sırf onlara uymuyor diye; kendi ahlaklarıyla başkalarını
yargılar, mağdur ve kurban icat ederek cezalandırma talep ederler.
Kendi
bireysel sınırlarının nerede sona erdiğini kavrayamadıklarından, tüm toplumu
kendi uzantısı olarak gören ilkeller; insanların en özel alanları ve
kafalarının içi, yaşam tarzı, yönelimleri, kılık kıyafetleri ve nasıl
sıçacaklarına kadar akla gelen gelmeyen ve üzerine vazife olmayan her konuda
sorumlu olduğunu ve söz hakkına, zihin ve bedenleri üzerinde tasarruflara sahip
olabileceğine; üstelik yalandan da olsa rıza sorma ihtiyacı bile hissetmeden,
doğrudan doğruya tepeden inme, şiddet ve dayatma yollarına tevessül etmeyi
meşru zanneder.
Aradığı
düzen ve uyumdan anladığı da tek tipleşmiş, kendine benzeyen, kişiliksizleşmiş
ve rahatlıkla davar gibi güdülebilen yığınlardır.
Ancak her
iktidar ilişkisinin de sınırları ve hedef aldığı ve de sonunu getirecek şafağın
sökmesinden ölesiye korktuğu ve gelmekte olan, her fırsatta canhıraş ve
nefretle saldırdığı ortak bir düşman vardır:
Her şey
sınıfsaldır.
Ne mutlu ki
tüm pratikler ve çalışmalar gösterdiği üzere hiçbir koşulda boyun eğmeyen,
itaat etmeyen, itiraz eden, şahsiyetini, iradesini ve haysiyetini ortaya koyan,
az sayıda da olsa insanlar var. Onlar benim canım canım. Olsa da yesek, ah
nerede? Bir de bütün dünya buna inansa.
Çünkü
sosyal konformite o kadar tehlikelidir ki insan sırf uyumlanmak için gördüğü,
bildiği ve inandığı şeylerin tam tersini söylemeye, eylemeye başlayabilir ve
hiç anlamadan bir faşiste bile dönüşebilir.
Ve ne yazık
ki yine gerçekler bize gösteriyor ki toplumların faşizme bağışıklığı yoktur.
Neyse ki
bir grupta, büyüklüğünden bağımsız olarak, mahalle baskısı oluşturmak için;
yalnızca üç kişinin yeterli olabildiğini bilebiliyoruz.
Ve yine
bilebiliyoruz ki -yanlış bile olsa- sürüye uymayan her görüş, tek kişi
tarafından dahi tüm çoğunluğa karşı savunuluyorsa; aslında sürünün yararınadır
ve bireylerin, kendi fikirlerini ifade etmelerinin önündeki o görünmez
engelleri kaldırır.
Kendinden
ve düşüncelerinden emin olanlarsa asla açıkça ifade edilip tartışılmasından ve
büyük bir toplumsal mutabakatla ortak aklın erdiği doğrunun bulunmasından ve
gerektiğinde geri adım atmaktan da korkmazlar.
Söz, yetki,
karar ve uygulama mekanizmalarını halktan kaçırmazlar, kimseyi kandırmaya,
dolandırmaya kalkmaz ve kara propaganda yapmazlar.
Zaten en
iyi kolektif özelliklerimizden birisi de her şeyi bilemiyor oluşumuz ancak
öğrenebilmemiz ve yanılabilmemizdir.
Gerektiğinde
yıkıp sil baştan yeniyi yaratabilmemiz, dönüştürebilmemiz ve
değiştirebilmemizdir.
Emek
marifetiyle zorlukları aşmada yeni ve yaratıcı çözümlere yönlendirilen zihin,
gelişerek yüksek performans gösterebilir.
Fakat
savaşmadan teslim olan ve yenilgiyi ezeli ve ebedi olarak bir önyargıda bulunan
sabit zihin, kaderi değiştirilemez olarak verili kabul eder ve asla
gerçekleştiremeyeceği potansiyelinin çok altında kalarak kaybeder.
Değişebilir,
akışkan özellikteki kişilik veya bireysel özellikler; tek başlarına hiçbir
anlam ifade etmezler.
Biyolojide
de olduğu gibi sosyal ve kültürel alanlarda da çeşitlilik saflıktan iyidir,
zenginleştirir.
Efendime
söyleyeyim uyum becerisini artırarak hayatta kalma ihtimalini yükseltirken
birbirimizden öğrenecek çok şeyimizin oluşu, bir araya gelince ortaya çıkacak
sinerji ve olasılıkların, ortak akıl ve saygının neye benzediğini görmek için;
kendi kapalı toplumundan ayrılıp, büyük bir denizde ayakta kalmaya çalışan ve
mecburi yeni dayanışma ağları kurarak -her ne kadar kendilerini kusan ve içine
almayan büyükkentlerin gettolarında ayrılıkların muhafazası çabalarına rağmen-
çalışma ve eğitim hayatında bir araya gelen insanların, kendi basit gündelik
yaşam pratiklerine bakmak bile yeterlidir.
Hayatın
doğal akışı içinde herkesin kendi kompartmanlarında, birbirinden yalıtılmış ve
zoraki olarak aynı menzile giden bir tren yolculuğu yoktur.
Böyle
olması veya kalması, sonsuza dek hükmetme arzusundaki muktedirlerin daha çok
hoşuna giderdi ki oyunlarını genellikle bunun üzerine kurmayı gayet bilinçli
olarak tercih ederler.
İş, bunu
görerek aynı ısrarlı hatalarla farklı sonuçlar bekleme ahmaklığından
vazgeçmekte.
En küçük
ölçekteki basit ikili ilişkilerden, en karmaşık ve örgütlü, kurumsal ilişkilere
kadar güven ve mütekabiliyet, herkesin yararınadır.
Yine bütün
pratik ve deneyimlerin ışığında, kısa vadede kazanmak için uzun vadede
kaybetmek anlamsızdır. Bu nedenle bireysel çıkarlardan ziyade toplumsal fayda
önemlidir.
Ve uzun
vadede kurulan iş birliği dengeye oturur ve de kolay kolay bozulmaz.
Daha önce
de belirttiğim gibi aklın duygulara galip gelmesi yaşamsaldır.
Çünkü
“Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”
Son olarak
insan tepkisel, kolektif ve ortama bağlı evrensel tepkiler veren bir hayvandır.