O güne
kadarki olgunlaşmış ve en yüksek aşaması emperyalizme ulaşmış olan kapitalizm,
bir yanda güncel olan devrim tehdidi altındayken; emperyalistlerin rekabetinin
yeniden bir paylaşım savaşına dönüşmesinin önünde engeldi. Ama aynı zamanda
yeni imkanlardı da.
Zamanın ruhuna uygun olarak güncelleme gelen kapitalizm, kabuk değiştirdi. Birtakım yeni sömürgecilik metotları geliştirildi, buna göre:
Sömürgenin
bizzat kendisi, muazzam kârlarla imtiyazlı gümrük tarifeleri, kapitülasyonlar
uygularken; ülkedeki kâr, emperyalist ülkelere geri dönerek tekelde birikiyor.
Rekabet
ortadan kalktığı için fiyatları tekeller belirliyordu. Geride ezan dinmez,
bayrak inmezli kof milliyetçi ve dinci, hamasi nutuklar kalıyordu.
Feodalizme
kıyasla genişleyen pazar ile toplumsal üretim ve nispi refah artışı,
başlangıçta cezbedici bal tuzaklarıydı.
Yerli
burjuvaziyi -en çok sömürülen emekçilere karşı- sadık müttefikler ve yerli
işbirlikçiler olarak elde tutmak amacıyla kârlarının minicik bir kısmını
paylaşarak entegrasyon sağlandı.
Bu sayede
açık işgalin yaratacağı külfet, masraf, tepki ve riskler bertaraf edilerek
örtük ve gönüllü işgal devri başlamıştır.
Şunu
akıldan çıkarmamakta fayda var ki kapitalist ekonominin gelişme ritmi,
kapitalist pazarın durumuna bağlıdır.
Bir diğer
önemli husus da savaşın, kapitalizmin talep yetersizliği derdine derman
oluşudur.
O zaman
artık savaş, işgal ve askeri operasyonlar; zafer kazanmaktan ziyade uzun vadeye
yayılmış, düşük yoğunluklu ve bölgesel bir etkinliğe dönüşmüştür.
İç cephenin
tahkimi, savunma dense de esasında savaş sanayisiyle olağanüstü derecede
militarize olan ekonominin ve güvenlik endişeleriyle hak ve özgürlüklerinden
bir kademe daha feragat etmekte gönüllü halkın, iktidarın etrafında konsolide
olmasını, haklı tepki ve enerjisini bir düşmana yönlendirerek deşarj olmasını
sağlamaktadır.
Ağzından
köpük saçarak nefret sıçan, nifak eden kuduzların dolduruşuna, abartılı,
gereksiz ve özgüvensizlik belirtisi olan güç gösterilerine ve erkeklik
masallarına kanmayın.
Savaş,
insanlığın düşebileceği en aşağılık çaresizlik durumlarından biridir ve
anlamsızdır. Kaldı ki bunu en iyi bilenler, savaşı görmüş ve yaşamış olan
kimselerdir.
Uzaktan
davul gibi hariçten gazel okuyan, kahramanlık palavraları sıkanlar; savaş
durumunda ilk ve önde kaçacak olan ve direnmeden teslim olacak korkaklardır.
İsterler ki
güvenli alanlarında gariban halk çocuklarının kanları üstünde sörf yapsınlar.
Barışın
kıymetini de en çok savaşanlar bilirler. Barış bizim için bir tercih değil
zorunluluktur.
Alternatifsiz,
en güçlü ve saldırganı, dünya üzerinde dilediği gibi borusunu öttüren Amerikan
Emperyalizmidir.
Sömürgelerinde
üstyapıdaki feodal ideolojileri ve emeğin feodal sömürüsünü muhafaza ederken,
altyapıda tepeden inme kapitalizm hâkim üretim biçimidir.
Merkezi
güçlü otoritesini ve egemenliğini, kendi uydu ve kukla devletleri aracılığıyla
kurar.
Soğuk
Savaş’ın kapitalizm lehine neticelenmesi; Amerikan Emperyalizmini tartışmasız
tek otorite haline getirince, devrim gerçek bir risk teşkil etmekten çıkınca,
eli rahatlayan ve armut toplamayan kapitalizm; bu arada içinde bulunduğu
bunalım döneminden çıkmak için yeni bir yöntem olarak neoliberalizmi
geliştirdi.
Tek kutuplu
dünyada konsolidasyon ve meşruiyet ile savaşma ihtiyacını; bugüne değin
elleriyle besleyip büyüttüğü, yetiştirdiği, eğitip donattığı elemanlarına
taşere etti.
Emperyalizmle
derdi olmayan sadık uşakları, antikomünist örgütlerdi. Kontrgerilla yani Gladio
adıyla da bilinen ve bizdeki ismi Ergenekon olan, devlet destekli milliyetçi ve
mafyatik çeteler ve Yeşil Kuşak denen İslamcılardı. Sistemin düşman ihtiyacını
karşılayan paralı askerler.
Neoliberalizm
bize ne getirdi ne götürdü, nasıl bir şey; kaba hesap bir muhasebesi
yapılabilir?
Deregülasyon,
özelleştirme ve devletin sosyal alandan dışlanması olarak özetlenebilir.
Kamu
teşekkülleri ve mallarıyla doğal kaynakların, piyasaya açılması yani çokuluslu,
uluslarüstü şirketlerin yağma ve talanına açılması ve kâr garantili yabancı
sermaye anlaşmaları da bu kategoridedir.
İhracat
yönelimli büyüme ki pazar için tüketime yönelik ekonomi anlamındadır ve iç
piyasada kendi ürettiği temel maddelere erişememek de demektir.
Kirazın
anavatanı ve dünya üzerindeki üretiminde, en yakın ülkeyi ikiye katlayarak
tartışmasız zirvesindeki Türkiye’de bu sene kimsenin kiraz yiyememesi gibi.
Eğitim,
sağlık, enerji, haberleşme ve ulaşım gibi hayati öneme sahip sektörlerin
piyasalaşıp metalaşmasının devlet eliyle sağlanması ve piyasanın yararına;
asker, polis ve yasalarla koruma ve güvence altına alınması.
Sosyal
güvenliğin bireyselleşmesi ve elbette işçi sınıfı ve sendikal haklarda
gerileme.
Biraz da
aslında öbür elde tutulan havuca bakmak lâzım. İnsan refahının; güçlü özel
mülkiyet ile serbest piyasa ve ticaretle sağlanabilecek olması iddiası.
Bireysel
girişimcilik, özgürlük ve gelişim değerlerinin öne çıktığı, kişisel çaba ve
performansla insanın kendi kaderinin efendisi olabileceği yanılsaması, fırsat
eşitliği ve her zaman olduğu gibi insan doğası safsatası.
Bireysel ve
piyasa yararı maksimizasyonunun, kamu yararını da maksimize edeceği
palavrasıyla piyasa ilişkileri tahakkümü.
Karar
merci, tek belirleyici piyasa olunca, artık her şey satılıktır. Her şeyin
finansallaşması, tüm insani alanların da metalaşması demektir.
Piyasalar
bir kez oluştuktan ya da devlet tarafından kurulduktan sonra görevi; minimum
müdahaleyle gözlemcilik, süpervizörlük yaparak adalet ve eşitliği sağlamak gibi
görünse de aslında olan; özel mülkiyeti ve serbest piyasayı, halka karşı
koruyup kollamaktır.
İnsan
saygınlığı ve bireysel özgürlüğün cazibesi altında yatan gerçeklerden bazıları:
Sağlık ve
eğitimde özelleştirme sonucunda denetimsizlik ve hizmetlere erişememe ile
sömürülme. Örneğin ayyuka çıkan bebek katili: Yeni Doğan Çetesi.
Sermayenin
akademiyi ele geçirmesi sonucunda, zaten sermayenin hizmetinde olan bilim ve
teknolojinin yanı sıra özgür düşünce ve muhalefetin de iğdiş edilmesi.
Finansal
sistemin, kendi düzeni içinde doğal bir çıktı olarak tekelleşme ki bu yalnızca
çiftçi ve küçük esnafın zararına değil; zaman içinde gittikçe artan gelirin
bölüşüm adaletsizliğinin getirisi olarak çöken Amerikan Rüyası ve orta sınıf
illüzyonu anlamına da gelir.
Rekabet
yerine oligarşi.
Ayrıca
söylenenin tam aksine piyasa otoritesi, bireysel özgürlükleri baskılar ve
kısıtlar. Rıza inşası ise icabında askeri darbeler ve cebirle gerçekleşir.
Bizi
küreselleşmeye kadar getiren bu yolculuk, 70’lerdeki Petrol Krizi sonrası,
ekonomik elitlerin gücünü restore etmeye çalışmasından başka bir şey değildir.
Hemen
öncesi sermayenin III. Bunalım Dönemi Keynesçi Refah Devleti’nin terk edilip,
ağırlık yapan yükleri yani bizlerden kurtularak ferahlaması ve daha fazla
özgürlük alanı kazanmasıdır.
İşin kötü
yanı, göz göre göre gelen bu felaketlerin önceden bilindiği halde, tüm
uyarıların göz ardı edilmesidir.
İnsanların
tanrıdan çok inandığı kapitalizmi terk ederek bu toksik ilişkiden kurtulamaması
hazindir.
Lenin
Yoldaş’ın adıyla.
İktisadi
sermaye veya mali oligarşi de denen finans kapital; serbest rekabetçi dönemden
çıkan kapitalizmin, bankalar aracılığıyla para basma yetkisi, borçlandırma ve
politik rakiplerini ortadan kaldırarak; şirketlerin yasal veya yasadışı olarak
birlikte hareket ettiği, tekelleşip rakipsiz olduğu sistem.
Tekelci
sermaye ise sanayi sermayesi dışında mali sermayesi de bulunan yani banka veya
bankalarıyla ulusal ve uluslararası piyasalarda varlık gösterebilen sermayedir.
Bugün
bankalar, finans kapital tekelini elinde bulundurmaktadır. En gelişmiş
kapitalist ülkelerde sanayi ve mali sermayenin ‘kişisel birliğini’
gerçekleştirmiştir ve bütün ülkelerdeki sermaye ve gelirlerin en büyük
bölümünün denetimi ellerindedir.
Tekelci
sermayenin oligarşik fraksiyonları ise demokrasi, ekonomi, politika ve özgürlük
alanlarının sınırlarını belirler.
Anayasal
liberalizm üzerine kurulmamış ülkelerdeki burjuva demokrasilerine bakmak ilginç
olacaktır.
Demokrasinin
yükselişi ultra milliyetçilik ve savaş tacirliğine dayanır.
Kapitalist
üretim ilişkilerinin güncel tezahürü olarak; formel özgürlük kırıntılarıyla
temel hak ve özgürlüklerin olmadığı hibrit bir rejimdir.
Kulağa pek
de yabancı gelmeyen bu rejimlerin tipik özelliği ve asıl enteresan olan tarafı
ise sandığa indirgenmiş demokrasi ve temel parametre olarak hür ve adil olmayan
seçimlerdir.
Sermaye
hareketleri için sınırların ortadan kalktığı, serbest dolaşım özgürlüğünün
sağlandığı küreselleşme döneminde; finans kapital haricindeki elemanları,
özellikle savaş sanayisiyle yaratan; savaş baronları veya savaş tacirleri ya da
tekno feodal oligarkların ön plana çıktığı günümüz dünyasında, toparlayacak
olursak:
Devlet,
oligarşinin çıkarları için halka karşı örgütlenmiştir ve buna oligarşik dikta
denir.
Yönetim
biçimi faşizmdir.
Günümüz
şartlarında bu durumun yarattığı ve ihtiyacına cevap veren, kullanışlı bir
otoriter lider profili ortaya çıkmaktadır.
Zehirli
siyasi liderliğin ortak özellikleri arasında, ilk bakışta; kibir, egoizm,
megalomani ve agresif narsisizm sayılabilir.
Otokrasi ve
despotluğu şirin göstermek veya haklı çıkarmak için yer yer müşfik diktatör
olarak da anılırlar.
Siyasi
mühendislik, entrika, herestetik ve Makyavelizm yöntemleri; popülizm,
ahlakçılık, dincilik ve milliyetçilik araçlarıdır.
Mutlak,
sınırsız, kontrolsüz ve kalıcı güç ile iktidar hırsı; onları mevcut sistemin
bir prototipi ve onun için biçilmiş kaftan yapar.
Zehirli
siyasi liderliğin sonuçları arasında, pek de yabancısı olmadığımız kavramlar
olarak; istismar, suistimal, yolsuzluk, yozlaşma, nepotizm ve liyakatsizlik
bulunmaktadır.
Güç
zehirlenmesi mekanizması, sürekli kendini yeniden üreten bir döngü halinde;
mutlak ve kalıcı iktidar, kazanma ve bağımlılık etkisi, yüksek testosteron,
dopamin ve getirdiği zafer sarhoşluğu, hubris sendromu, gerçeklikle teması
yitirme ve tekrar güç zehirlenmesi olacak şekilde; durdurulana kadar tekrar
eder.
Paranoya,
güç kaybı korkusu, psikolojik amnezi, başkalarını hakir görme ve empatisizlik
ile depersonalizasyon; yaygın semptomlarıdır.
Halkı kin
ve düşmanlığa sevk etme, ötekileştirme ve polarizasyon, günah keçisi bulma,
ötekine kör ve sağırlık, trol ve yandaş besleme, istihbaratçılık, muhalefeti
cezalandırma ve yok etme, kabalık ve zalimlik, dinci, milliyetçi ve ahlakçı
sembollere sarılmak gibi türlü türlü huyları vardır.
Şüphesiz ki
“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka.”
Yüksek
dozlarda tekrarlanması gereken bağımlılığı olan güçlü bir uyuşturucu olarak;
günlük politikanın tekdüze sıradanlığıyla uğraşamaz, sadece kazanmanın
sarhoşluğunu arzular diyor Ian Robertson ve devam ediyor.
Güç eğer
denetlenmezse veya süresi çok uzarsa neredeyse kaçınılmaz olarak; beyin
işlevlerini çarpıtarak yargı bozukluğu, vazgeçilmezlik yanılgısı, risklere
karşı körlüğe ve duygusal duyarsızlığa neden olur.
Uyanık
olduğu her an, ülkesini yönetmeye adanmış olan lider, bu güçten feragat
ederken; çarpıcı şekilde bağımlılık yoksunluk semptomlarına benzer olarak,
neredeyse fiziksel acı çeker. Zira sıradan yaşam artık sıkıcı ve anlamsızdır.