Bu Blogda Ara

Translate

30.10.25

12. Zehirli Güç ve Düzen II

 

O güne kadarki olgunlaşmış ve en yüksek aşaması emperyalizme ulaşmış olan kapitalizm, bir yanda güncel olan devrim tehdidi altındayken; emperyalistlerin rekabetinin yeniden bir paylaşım savaşına dönüşmesinin önünde engeldi. Ama aynı zamanda yeni imkanlardı da.

Zamanın ruhuna uygun olarak güncelleme gelen kapitalizm, kabuk değiştirdi. Birtakım yeni sömürgecilik metotları geliştirildi, buna göre:

Sömürgenin bizzat kendisi, muazzam kârlarla imtiyazlı gümrük tarifeleri, kapitülasyonlar uygularken; ülkedeki kâr, emperyalist ülkelere geri dönerek tekelde birikiyor.

Rekabet ortadan kalktığı için fiyatları tekeller belirliyordu. Geride ezan dinmez, bayrak inmezli kof milliyetçi ve dinci, hamasi nutuklar kalıyordu.

Feodalizme kıyasla genişleyen pazar ile toplumsal üretim ve nispi refah artışı, başlangıçta cezbedici bal tuzaklarıydı.

Yerli burjuvaziyi -en çok sömürülen emekçilere karşı- sadık müttefikler ve yerli işbirlikçiler olarak elde tutmak amacıyla kârlarının minicik bir kısmını paylaşarak entegrasyon sağlandı.

Bu sayede açık işgalin yaratacağı külfet, masraf, tepki ve riskler bertaraf edilerek örtük ve gönüllü işgal devri başlamıştır.

Şunu akıldan çıkarmamakta fayda var ki kapitalist ekonominin gelişme ritmi, kapitalist pazarın durumuna bağlıdır.

Bir diğer önemli husus da savaşın, kapitalizmin talep yetersizliği derdine derman oluşudur.

O zaman artık savaş, işgal ve askeri operasyonlar; zafer kazanmaktan ziyade uzun vadeye yayılmış, düşük yoğunluklu ve bölgesel bir etkinliğe dönüşmüştür.

İç cephenin tahkimi, savunma dense de esasında savaş sanayisiyle olağanüstü derecede militarize olan ekonominin ve güvenlik endişeleriyle hak ve özgürlüklerinden bir kademe daha feragat etmekte gönüllü halkın, iktidarın etrafında konsolide olmasını, haklı tepki ve enerjisini bir düşmana yönlendirerek deşarj olmasını sağlamaktadır.

Ağzından köpük saçarak nefret sıçan, nifak eden kuduzların dolduruşuna, abartılı, gereksiz ve özgüvensizlik belirtisi olan güç gösterilerine ve erkeklik masallarına kanmayın.

Savaş, insanlığın düşebileceği en aşağılık çaresizlik durumlarından biridir ve anlamsızdır. Kaldı ki bunu en iyi bilenler, savaşı görmüş ve yaşamış olan kimselerdir.

Uzaktan davul gibi hariçten gazel okuyan, kahramanlık palavraları sıkanlar; savaş durumunda ilk ve önde kaçacak olan ve direnmeden teslim olacak korkaklardır.

İsterler ki güvenli alanlarında gariban halk çocuklarının kanları üstünde sörf yapsınlar.

Barışın kıymetini de en çok savaşanlar bilirler. Barış bizim için bir tercih değil zorunluluktur.

Alternatifsiz, en güçlü ve saldırganı, dünya üzerinde dilediği gibi borusunu öttüren Amerikan Emperyalizmidir.

Sömürgelerinde üstyapıdaki feodal ideolojileri ve emeğin feodal sömürüsünü muhafaza ederken, altyapıda tepeden inme kapitalizm hâkim üretim biçimidir.

Merkezi güçlü otoritesini ve egemenliğini, kendi uydu ve kukla devletleri aracılığıyla kurar.

Soğuk Savaş’ın kapitalizm lehine neticelenmesi; Amerikan Emperyalizmini tartışmasız tek otorite haline getirince, devrim gerçek bir risk teşkil etmekten çıkınca, eli rahatlayan ve armut toplamayan kapitalizm; bu arada içinde bulunduğu bunalım döneminden çıkmak için yeni bir yöntem olarak neoliberalizmi geliştirdi.

Tek kutuplu dünyada konsolidasyon ve meşruiyet ile savaşma ihtiyacını; bugüne değin elleriyle besleyip büyüttüğü, yetiştirdiği, eğitip donattığı elemanlarına taşere etti.

Emperyalizmle derdi olmayan sadık uşakları, antikomünist örgütlerdi. Kontrgerilla yani Gladio adıyla da bilinen ve bizdeki ismi Ergenekon olan, devlet destekli milliyetçi ve mafyatik çeteler ve Yeşil Kuşak denen İslamcılardı. Sistemin düşman ihtiyacını karşılayan paralı askerler.

Neoliberalizm bize ne getirdi ne götürdü, nasıl bir şey; kaba hesap bir muhasebesi yapılabilir?

Deregülasyon, özelleştirme ve devletin sosyal alandan dışlanması olarak özetlenebilir.

Kamu teşekkülleri ve mallarıyla doğal kaynakların, piyasaya açılması yani çokuluslu, uluslarüstü şirketlerin yağma ve talanına açılması ve kâr garantili yabancı sermaye anlaşmaları da bu kategoridedir.

İhracat yönelimli büyüme ki pazar için tüketime yönelik ekonomi anlamındadır ve iç piyasada kendi ürettiği temel maddelere erişememek de demektir.

Kirazın anavatanı ve dünya üzerindeki üretiminde, en yakın ülkeyi ikiye katlayarak tartışmasız zirvesindeki Türkiye’de bu sene kimsenin kiraz yiyememesi gibi.

Eğitim, sağlık, enerji, haberleşme ve ulaşım gibi hayati öneme sahip sektörlerin piyasalaşıp metalaşmasının devlet eliyle sağlanması ve piyasanın yararına; asker, polis ve yasalarla koruma ve güvence altına alınması.

Sosyal güvenliğin bireyselleşmesi ve elbette işçi sınıfı ve sendikal haklarda gerileme.

Biraz da aslında öbür elde tutulan havuca bakmak lâzım. İnsan refahının; güçlü özel mülkiyet ile serbest piyasa ve ticaretle sağlanabilecek olması iddiası.

Bireysel girişimcilik, özgürlük ve gelişim değerlerinin öne çıktığı, kişisel çaba ve performansla insanın kendi kaderinin efendisi olabileceği yanılsaması, fırsat eşitliği ve her zaman olduğu gibi insan doğası safsatası.

Bireysel ve piyasa yararı maksimizasyonunun, kamu yararını da maksimize edeceği palavrasıyla piyasa ilişkileri tahakkümü.

Karar merci, tek belirleyici piyasa olunca, artık her şey satılıktır. Her şeyin finansallaşması, tüm insani alanların da metalaşması demektir.

Piyasalar bir kez oluştuktan ya da devlet tarafından kurulduktan sonra görevi; minimum müdahaleyle gözlemcilik, süpervizörlük yaparak adalet ve eşitliği sağlamak gibi görünse de aslında olan; özel mülkiyeti ve serbest piyasayı, halka karşı koruyup kollamaktır.

İnsan saygınlığı ve bireysel özgürlüğün cazibesi altında yatan gerçeklerden bazıları:

Sağlık ve eğitimde özelleştirme sonucunda denetimsizlik ve hizmetlere erişememe ile sömürülme. Örneğin ayyuka çıkan bebek katili: Yeni Doğan Çetesi.

Sermayenin akademiyi ele geçirmesi sonucunda, zaten sermayenin hizmetinde olan bilim ve teknolojinin yanı sıra özgür düşünce ve muhalefetin de iğdiş edilmesi.

Finansal sistemin, kendi düzeni içinde doğal bir çıktı olarak tekelleşme ki bu yalnızca çiftçi ve küçük esnafın zararına değil; zaman içinde gittikçe artan gelirin bölüşüm adaletsizliğinin getirisi olarak çöken Amerikan Rüyası ve orta sınıf illüzyonu anlamına da gelir.

Rekabet yerine oligarşi.

Ayrıca söylenenin tam aksine piyasa otoritesi, bireysel özgürlükleri baskılar ve kısıtlar. Rıza inşası ise icabında askeri darbeler ve cebirle gerçekleşir.

Bizi küreselleşmeye kadar getiren bu yolculuk, 70’lerdeki Petrol Krizi sonrası, ekonomik elitlerin gücünü restore etmeye çalışmasından başka bir şey değildir.

Hemen öncesi sermayenin III. Bunalım Dönemi Keynesçi Refah Devleti’nin terk edilip, ağırlık yapan yükleri yani bizlerden kurtularak ferahlaması ve daha fazla özgürlük alanı kazanmasıdır.

İşin kötü yanı, göz göre göre gelen bu felaketlerin önceden bilindiği halde, tüm uyarıların göz ardı edilmesidir.

İnsanların tanrıdan çok inandığı kapitalizmi terk ederek bu toksik ilişkiden kurtulamaması hazindir.

Lenin Yoldaş’ın adıyla.

İktisadi sermaye veya mali oligarşi de denen finans kapital; serbest rekabetçi dönemden çıkan kapitalizmin, bankalar aracılığıyla para basma yetkisi, borçlandırma ve politik rakiplerini ortadan kaldırarak; şirketlerin yasal veya yasadışı olarak birlikte hareket ettiği, tekelleşip rakipsiz olduğu sistem.

Tekelci sermaye ise sanayi sermayesi dışında mali sermayesi de bulunan yani banka veya bankalarıyla ulusal ve uluslararası piyasalarda varlık gösterebilen sermayedir.

Bugün bankalar, finans kapital tekelini elinde bulundurmaktadır. En gelişmiş kapitalist ülkelerde sanayi ve mali sermayenin ‘kişisel birliğini’ gerçekleştirmiştir ve bütün ülkelerdeki sermaye ve gelirlerin en büyük bölümünün denetimi ellerindedir.

Tekelci sermayenin oligarşik fraksiyonları ise demokrasi, ekonomi, politika ve özgürlük alanlarının sınırlarını belirler.

Anayasal liberalizm üzerine kurulmamış ülkelerdeki burjuva demokrasilerine bakmak ilginç olacaktır.

Demokrasinin yükselişi ultra milliyetçilik ve savaş tacirliğine dayanır.

Kapitalist üretim ilişkilerinin güncel tezahürü olarak; formel özgürlük kırıntılarıyla temel hak ve özgürlüklerin olmadığı hibrit bir rejimdir.

Kulağa pek de yabancı gelmeyen bu rejimlerin tipik özelliği ve asıl enteresan olan tarafı ise sandığa indirgenmiş demokrasi ve temel parametre olarak hür ve adil olmayan seçimlerdir.

Sermaye hareketleri için sınırların ortadan kalktığı, serbest dolaşım özgürlüğünün sağlandığı küreselleşme döneminde; finans kapital haricindeki elemanları, özellikle savaş sanayisiyle yaratan; savaş baronları veya savaş tacirleri ya da tekno feodal oligarkların ön plana çıktığı günümüz dünyasında, toparlayacak olursak:

Devlet, oligarşinin çıkarları için halka karşı örgütlenmiştir ve buna oligarşik dikta denir.

Yönetim biçimi faşizmdir.

Günümüz şartlarında bu durumun yarattığı ve ihtiyacına cevap veren, kullanışlı bir otoriter lider profili ortaya çıkmaktadır.

Zehirli siyasi liderliğin ortak özellikleri arasında, ilk bakışta; kibir, egoizm, megalomani ve agresif narsisizm sayılabilir.

Otokrasi ve despotluğu şirin göstermek veya haklı çıkarmak için yer yer müşfik diktatör olarak da anılırlar.

Siyasi mühendislik, entrika, herestetik ve Makyavelizm yöntemleri; popülizm, ahlakçılık, dincilik ve milliyetçilik araçlarıdır.

Mutlak, sınırsız, kontrolsüz ve kalıcı güç ile iktidar hırsı; onları mevcut sistemin bir prototipi ve onun için biçilmiş kaftan yapar.

Zehirli siyasi liderliğin sonuçları arasında, pek de yabancısı olmadığımız kavramlar olarak; istismar, suistimal, yolsuzluk, yozlaşma, nepotizm ve liyakatsizlik bulunmaktadır.

Güç zehirlenmesi mekanizması, sürekli kendini yeniden üreten bir döngü halinde; mutlak ve kalıcı iktidar, kazanma ve bağımlılık etkisi, yüksek testosteron, dopamin ve getirdiği zafer sarhoşluğu, hubris sendromu, gerçeklikle teması yitirme ve tekrar güç zehirlenmesi olacak şekilde; durdurulana kadar tekrar eder.

Paranoya, güç kaybı korkusu, psikolojik amnezi, başkalarını hakir görme ve empatisizlik ile depersonalizasyon; yaygın semptomlarıdır.

Halkı kin ve düşmanlığa sevk etme, ötekileştirme ve polarizasyon, günah keçisi bulma, ötekine kör ve sağırlık, trol ve yandaş besleme, istihbaratçılık, muhalefeti cezalandırma ve yok etme, kabalık ve zalimlik, dinci, milliyetçi ve ahlakçı sembollere sarılmak gibi türlü türlü huyları vardır.

Şüphesiz ki “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka.”

Yüksek dozlarda tekrarlanması gereken bağımlılığı olan güçlü bir uyuşturucu olarak; günlük politikanın tekdüze sıradanlığıyla uğraşamaz, sadece kazanmanın sarhoşluğunu arzular diyor Ian Robertson ve devam ediyor.

Güç eğer denetlenmezse veya süresi çok uzarsa neredeyse kaçınılmaz olarak; beyin işlevlerini çarpıtarak yargı bozukluğu, vazgeçilmezlik yanılgısı, risklere karşı körlüğe ve duygusal duyarsızlığa neden olur.

Uyanık olduğu her an, ülkesini yönetmeye adanmış olan lider, bu güçten feragat ederken; çarpıcı şekilde bağımlılık yoksunluk semptomlarına benzer olarak, neredeyse fiziksel acı çeker. Zira sıradan yaşam artık sıkıcı ve anlamsızdır.