Bu Blogda Ara

Translate

19.2.26

2. Yiten

 

Uzun zamandır hiçbir şeyle ilgilenmiyorsanız, yeni bir şeylerle de karşılaşmıyor ve dolayısıyla benim gibi; keşfin hazzının uzağına düşmüşsünüz demektir.

Bunu anlatacak birileri de yoksa ve yalnızsanız etrafta, pek de bir anlamı kalmıyor aslında.

İçine dönüp kendini tüketmekle meşgulken, odağını yitirmemek ve sınırlı enerjiyi ekonomik kullanmak adına; böyle dikkat çelici, kafa karıştırıcı ve yorucu, bir yere varmayan etkinliklerin; anlamı dışında, alemi de yoktur.

Rahatsızlık duymadıkça, bazı güçlüklere maruz kalmadıkça ve onu, zorunlu eylemlere güdüleyen bir motivasyon olarak; herhangi bir amaç bulunmadığında; kim kalkıp da kurulu düzenini bozup, Almanya’dan memlekete kesin dönüş yapar?

İnsan zorunda kalmasa, çalışmaz bile.

İşsizlik korkusuyla sürekli bir baskı ve tehdidin onu boğduğu; işsiz kaldığında ise işe yaramaz hissederek, eksikliğinden utançla kendini kapatıp, toplumsal yaşamdan soyutlandığı ve düzenli olarak; en verimli çağlarında zaten yeterince zengin ve halinden memnun patronları daha da zengin ve memnun etmek için; hayatını, sağlığını, canını, zamanını ve arzularını feda ederek; kendinden vazgeçilir miydi yoksa?

Mecbur kalmasa, kimse kılını bile kıpırdatmazdı.

Sırf mevcut şartların muhafazası ve mutlak atalet için bile hareket etmek zorundayız.

Zira evren; sırf mutlak dengeye ulaşmak uğruna, mevcut dengelerin yıkıldığı ve yenilerin tekrar tekrar kurulduğu dinamik devinimleriyle yıkıcı ve yapıcı faaliyetleriyle sürekli bir hareket halinde.

Elimizdeki doğal ve kıt kaynaklar olarak; gittikçe azalan, bir miktar enerji ve zamanı; boşa harcayıp heba ettiğimizi fark ettiğimizde, yaşanan hüsran ve hayal kırıklığı; har vurup harman savurarak hovardalıkla tüketirken yaşadığımız coşkunun yerini aldığında; yaşadığımız şey düşüştür.

Ve bizi yükseltecek, ayağımızı yerden keserek uçuracak şeylerin peşinde koştururuz.

Fakat tatmin bulamayız.

Çünkü aradığımız şey onlar veya burada değildir.

Peki nedir, yoksa söylendiği üzere rahat mı batmaktadır gerçekten de ya da yoksa batan; içine sorgusuz sualsiz fırlatıldığımız ve sürekli zararımıza çalışan ve düşmanı; her gün her gün, kendimizden yeniden ürettiğimiz ve de içinde hapsolduğumuz, bu yabancı ve tekinsiz, yapay olarak yaratılmış, tedavüldeki, geçerli gerçeğin kendisi olabilir mi?

Gerçeğin hüküm sürdüğü bir dünyada, hayal aleminin fantezi diyarlarında kaybolmak ne denli mümkün ve nereye kadar, ne pahasına sürdürülebilir ki; onunla yüzleşmek ve değiştirmek yerine, gerçekten kaçmayı tercih ediyoruz ve her halükârda kaybeden biz oluyoruz?

Hiç var olmadığımız bir zamanda, üstelik işlemediğimiz bir suç neticesinde, yüklendiğimiz utançla birlikte; bir gün huzur ve barışın hüküm sürdüğü, müreffeh ve hiç var olmamış sıla hasretiyle güvenli cennete dönebilme umudu.

Her ne kadar acziyetimizin dışavurumu olsa bile; tutunulacak kuvvetli bir inanç olarak, bu eğilim anlaşılabilir.

Hazindir de.

Tüm iradelerin üstündeki yegâne iradeye; bulunduğu küçücük konumdan yaltaklanmak, şefkat dilenmek, dikkatini çekmeye çalışarak kendini kanıtlamak ve hak ettiğine ikna çabasına girmek ile sonsuz cehennemin, bitmeyen eziyetlerinden kaçınmak için tanrıya sığınmak da beyhudedir.

Yahut cehennemin ta kendisidir.

Eğer düştüyseniz ve kendinizi bu çağa ait hissetmiyorsanız ve yanlış odadaysanız, gerçeğin ağır gelen yükü altında eziliyor ve bir çıkar yol bulamıyorsanız, tüm bunlarla başa çıkamıyor ve debelendikçe dibe çekiliyor ve daha derine batarak tükendiğinizi hissediyorsanız, dünya zalim, hayat acımasız ve siz de yalnızsanız, yerinizi bulup bir parçası olamıyorsanız yaşamın ve sebebini bilmediğiniz bir utanç ve suçluluk duygusuyla huzursuzsanız benim gibi; şimdi katlanılmaz ve istikbal de korkunçsa, bu şartlar altında anın kasvetinden, mazinin şefkatli, sıcak kollarına sığınırım diyebilirsiniz.

Ve ait olmadığınız dünyada, dalından koparılmış bir sürgün gibi hissedip kök salamıyor, hayata tutunamıyor, bağ ve ilişki kuramıyor, ziyan ve başarısız olmuş bir uzaylı veya ucube gibi görüyorsanız kendinizi; sıla hasretine de fon müziği olarak eşlik ediyorsa melankoli…

Öncelikle geçmiş olsun diyelim ama iyi haberlerim de var.

En azından dalağınızın fazla salgıladığı kara safranın, bu depresif ruh haline neden olmadığını bilebiliyoruz artık.

Üzüntü ve hastalık; bir ahlaksızlığın veya potansiyel neden olarak, şeytani ele geçirmenin, içine cin kaçmasının sonucu olmadığını da.

Elbette hâlâ böyle şeylere inanan ve placebodan fazlasını bulamadığı, ani rahatlamalara gönülden inanarak yönelen ve ihtiyaç duyan insanlar da maalesef vardır.

Belki kendi söküğümü dikemiyorum lâkin keşke onlar için de elimden bir şeyler gelseydi, yapabileceğim bir şeyler olsaydı.

Ama benim derdim bana yeter ve aklım kendime yetmiyorken, ben mi kurtaracağım dünyayı?

Biraz insaf ve mümkünse merhamet?

Gariban bir adamcığım ben nihayetinde.

Çocukluğun sıcaklığı gibi gelen ve pembe retrospektif bilişsel önyargılar sonucunda kurulan, geçmişe yönelik duygusal ilginin, eve dönüş hisleriyle kahramanlarımızı yakaladığı kentte; idealize edilen altın çağda başından geçenleri konu alan ve tam bir sahibinin sesi, Midnight in Paris; benim de ara ara izlemekten keyif aldığım filmlerden biri.

Ama gel gör ki gerçekte o denli ideal sayılmayan o dönemin çağdaşlarının da aynı nostalji duygularıyla sığınmak istedikleri, kendi altın çağlarına sahip olduklarını ve şu anda, şimdi yüzleşmemiz ve başa çıkmamız gereken gerçekleri; incitmeden, tatlı tatlı okşayarak, suratımıza vuruyor.

Cennet inancının da bir varyasyonu olduğu altın çağ kavramı, Yunanistan’da karşımıza çıktığında; iyi ve asil insanlar olan, ilk ve altın neslinin; barış, uyum, istikrar ve refah döneminde, genç bir görünümle uzun yaşayıp, huzur içinde öldükten sonra da koruyucu ruhlar olarak var olmaya devam ettiği ve -gittikçe bozulan- ilkel masumiyet devrini işaret eder.

Daha sonra istisnai kahramanlık çağının aradan çıkarılarak, Hint kültüründeki öncülüne uygun hale getirilerek ve döngü olarak kabulü; Romalı Virgil ile olmuştur. Ovid de bu doğal insandan bahseder.

Altın, gümüş, bronz ve demir olarak birbirini takip eden devirler; böylelikle dünyanın hareketlerine, yıldızların görünümüne de uyumlu hale getirilmiştir.

Her şey iradem dışında olup biterken, etkisiz bir gözlemci olarak takip ettiğim -bilinmez risk ve tehditlerle her an dolu- kendi hayatımda; en azından döne döne aynı şeyleri seyretmek ve rutinin güvenli sularında kalmak; maceraya atılmaktan akıl kârı.

Ve benim daha çok hoşuma gider.

Zira benim hayatımda maceraya yer yok.

Geçtiğimiz yılın sonlarında, hazır çoktandır bir şeylere de bakmamışken, biraz da havaya girmek için bir şeyler izleyeyim dedim.

İlk etapta aklıma gelen, az sayıdaki Noel temalı seçenekler arasına, Kubrick’in iki filmiyle birden girdiğini görünce; battı balık yan gider diyerek; izlemek üzere, -en az bir kez izlemiş olmak kaydıyla- filmografisinden bir seçki hazırladım.

Böyle listeler yapıp plana sadık kaldığımda da bana, rastgelelikten daha iyi geldiğini fark ettim.

Yalnız gerçek hayatta en ufak sürprizlerle sekteye uğradığımda, küsüp oynamayı bırakıyorum, hemen dağılıyorum ve dünya başıma yıkılıyor diye; istesem de uyamayacağım programları takibi bıraktım.

Bir fiskeyle yıkılan ve onca emekle güçlükle toparlanmış kırılgan şeyleri, bir arada tutmaya kabil değilim.

Aklım eriyor, gözüm görüyor, gücüm yetmiyor.

Her defasında yükselttiği beklentileri fazlasıyla karşılayarak gişe garantili ve her seferinde ele aldığı farklı konularla hiçbiri diğerine benzemeyen, bambaşka işlerle ve tüm bunları yaparken de izleyiciye kendi filmi olduğunu sezdiren, kitap uyarlamayı seven bu yönetmen; alakasız filmlerinin bütünlüğüyle acaba bana ne anlatmak istiyor olabilir diye düşünmeden edemedim?

Bana derken yani; radyodaki şarkıdan, trafikteki plakalara kadar gören gözler için nice ibretler vardır. İnsan bir defa kapıldı mıydı bu tuzağa; evren, onunla farklı yollarla konuşur. Kafayı yemek işten bile değildir. Büyük resmi gören, paranoyak komplo kafasıyla demiyorum, yanlış anlaşılmasın.

Daha oraya gelmedik.

İnsan, içinde bulunduğu kaotik dünyada bir ahenk bulmak için örüntüler yaratmaya meyillidir. Böylelikle hayatta kalma ihtimalini yükselttiği, içgüdüsel bir reflekstir.

Bulmaca çözmek, kaosa düzen getirmek filan, hep mutlak denge arayışına hitap ettiğinden, çekici gelir.

Ama cidden neydi; onu zorlayıcı bir dürtü olarak, belirli kurallar çerçevesinde, tekrarlı eylemlere iten?

Kendini bu şekilde ifade ederken; anlatmaya çalıştığı meramı, derdi neydi ki bu yollara saptı?

Sonuçta bilinç tarafından yönlendirilen bir güdülenme olarak, anlamlı çıktılar üretebildi. Aksi takdirde kaybolurdu.

Bunun üzerine düşünürken, ben de gece yarısı Paris’te kaybolan ve sabah Girit’te ayılan birinin yolculuğunu hayal etmeye başladım.

Ve olaylar gelişir.