Uzun
zamandır hiçbir şeyle ilgilenmiyorsanız, yeni bir şeylerle de karşılaşmıyor ve
dolayısıyla benim gibi; keşfin hazzının uzağına düşmüşsünüz demektir.
Bunu anlatacak birileri de yoksa ve yalnızsanız etrafta, pek de bir anlamı kalmıyor aslında.
İçine
dönüp kendini tüketmekle meşgulken, odağını yitirmemek ve sınırlı enerjiyi
ekonomik kullanmak adına; böyle dikkat çelici, kafa karıştırıcı ve yorucu, bir
yere varmayan etkinliklerin; anlamı dışında, alemi de yoktur.
Rahatsızlık
duymadıkça, bazı güçlüklere maruz kalmadıkça ve onu, zorunlu eylemlere
güdüleyen bir motivasyon olarak; herhangi bir amaç bulunmadığında; kim kalkıp
da kurulu düzenini bozup, Almanya’dan memlekete kesin dönüş yapar?
İnsan
zorunda kalmasa, çalışmaz bile.
İşsizlik
korkusuyla sürekli bir baskı ve tehdidin onu boğduğu; işsiz kaldığında ise işe
yaramaz hissederek, eksikliğinden utançla kendini kapatıp, toplumsal yaşamdan
soyutlandığı ve düzenli olarak; en verimli çağlarında zaten yeterince zengin ve
halinden memnun patronları daha da zengin ve memnun etmek için; hayatını,
sağlığını, canını, zamanını ve arzularını feda ederek; kendinden vazgeçilir
miydi yoksa?
Mecbur
kalmasa, kimse kılını bile kıpırdatmazdı.
Sırf
mevcut şartların muhafazası ve mutlak atalet için bile hareket etmek
zorundayız.
Zira
evren; sırf mutlak dengeye ulaşmak uğruna, mevcut dengelerin yıkıldığı ve
yenilerin tekrar tekrar kurulduğu dinamik devinimleriyle yıkıcı ve yapıcı
faaliyetleriyle sürekli bir hareket halinde.
Elimizdeki
doğal ve kıt kaynaklar olarak; gittikçe azalan, bir miktar enerji ve zamanı;
boşa harcayıp heba ettiğimizi fark ettiğimizde, yaşanan hüsran ve hayal
kırıklığı; har vurup harman savurarak hovardalıkla tüketirken yaşadığımız
coşkunun yerini aldığında; yaşadığımız şey düşüştür.
Ve
bizi yükseltecek, ayağımızı yerden keserek uçuracak şeylerin peşinde
koştururuz.
Fakat
tatmin bulamayız.
Çünkü
aradığımız şey onlar veya burada değildir.
Peki
nedir, yoksa söylendiği üzere rahat mı batmaktadır gerçekten de ya da yoksa
batan; içine sorgusuz sualsiz fırlatıldığımız ve sürekli zararımıza çalışan ve
düşmanı; her gün her gün, kendimizden yeniden ürettiğimiz ve de içinde
hapsolduğumuz, bu yabancı ve tekinsiz, yapay olarak yaratılmış, tedavüldeki,
geçerli gerçeğin kendisi olabilir mi?
Gerçeğin
hüküm sürdüğü bir dünyada, hayal aleminin fantezi diyarlarında kaybolmak ne
denli mümkün ve nereye kadar, ne pahasına sürdürülebilir ki; onunla yüzleşmek
ve değiştirmek yerine, gerçekten kaçmayı tercih ediyoruz ve her halükârda
kaybeden biz oluyoruz?
Hiç
var olmadığımız bir zamanda, üstelik işlemediğimiz bir suç neticesinde,
yüklendiğimiz utançla birlikte; bir gün huzur ve barışın hüküm sürdüğü,
müreffeh ve hiç var olmamış sıla hasretiyle güvenli cennete dönebilme umudu.
Her
ne kadar acziyetimizin dışavurumu olsa bile; tutunulacak kuvvetli bir inanç
olarak, bu eğilim anlaşılabilir.
Hazindir
de.
Tüm
iradelerin üstündeki yegâne iradeye; bulunduğu küçücük konumdan yaltaklanmak,
şefkat dilenmek, dikkatini çekmeye çalışarak kendini kanıtlamak ve hak ettiğine
ikna çabasına girmek ile sonsuz cehennemin, bitmeyen eziyetlerinden kaçınmak
için tanrıya sığınmak da beyhudedir.
Yahut
cehennemin ta kendisidir.
Eğer
düştüyseniz ve kendinizi bu çağa ait hissetmiyorsanız ve yanlış odadaysanız,
gerçeğin ağır gelen yükü altında eziliyor ve bir çıkar yol bulamıyorsanız, tüm
bunlarla başa çıkamıyor ve debelendikçe dibe çekiliyor ve daha derine batarak
tükendiğinizi hissediyorsanız, dünya zalim, hayat acımasız ve siz de
yalnızsanız, yerinizi bulup bir parçası olamıyorsanız yaşamın ve sebebini
bilmediğiniz bir utanç ve suçluluk duygusuyla huzursuzsanız benim gibi; şimdi
katlanılmaz ve istikbal de korkunçsa, bu şartlar altında anın kasvetinden, mazinin
şefkatli, sıcak kollarına sığınırım diyebilirsiniz.
Ve
ait olmadığınız dünyada, dalından koparılmış bir sürgün gibi hissedip kök
salamıyor, hayata tutunamıyor, bağ ve ilişki kuramıyor, ziyan ve başarısız
olmuş bir uzaylı veya ucube gibi görüyorsanız kendinizi; sıla hasretine de fon
müziği olarak eşlik ediyorsa melankoli…
Öncelikle
geçmiş olsun diyelim ama iyi haberlerim de var.
En
azından dalağınızın fazla salgıladığı kara safranın, bu depresif ruh haline
neden olmadığını bilebiliyoruz artık.
Üzüntü
ve hastalık; bir ahlaksızlığın veya potansiyel neden olarak, şeytani ele
geçirmenin, içine cin kaçmasının sonucu olmadığını da.
Elbette
hâlâ böyle şeylere inanan ve placebodan fazlasını bulamadığı, ani rahatlamalara
gönülden inanarak yönelen ve ihtiyaç duyan insanlar da maalesef vardır.
Belki
kendi söküğümü dikemiyorum lâkin keşke onlar için de elimden bir şeyler
gelseydi, yapabileceğim bir şeyler olsaydı.
Ama
benim derdim bana yeter ve aklım kendime yetmiyorken, ben mi kurtaracağım
dünyayı?
Biraz
insaf ve mümkünse merhamet?
Gariban
bir adamcığım ben nihayetinde.
Çocukluğun
sıcaklığı gibi gelen ve pembe retrospektif bilişsel önyargılar sonucunda
kurulan, geçmişe yönelik duygusal ilginin, eve dönüş hisleriyle
kahramanlarımızı yakaladığı kentte; idealize edilen altın çağda başından
geçenleri konu alan ve tam bir sahibinin sesi, Midnight in Paris; benim de ara
ara izlemekten keyif aldığım filmlerden biri.
Ama
gel gör ki gerçekte o denli ideal sayılmayan o dönemin çağdaşlarının da aynı
nostalji duygularıyla sığınmak istedikleri, kendi altın çağlarına sahip
olduklarını ve şu anda, şimdi yüzleşmemiz ve başa çıkmamız gereken gerçekleri;
incitmeden, tatlı tatlı okşayarak, suratımıza vuruyor.
Cennet
inancının da bir varyasyonu olduğu altın çağ kavramı, Yunanistan’da karşımıza
çıktığında; iyi ve asil insanlar olan, ilk ve altın neslinin; barış, uyum,
istikrar ve refah döneminde, genç bir görünümle uzun yaşayıp, huzur içinde
öldükten sonra da koruyucu ruhlar olarak var olmaya devam ettiği ve -gittikçe
bozulan- ilkel masumiyet devrini işaret eder.
Daha
sonra istisnai kahramanlık çağının aradan çıkarılarak, Hint kültüründeki
öncülüne uygun hale getirilerek ve döngü olarak kabulü; Romalı Virgil ile
olmuştur. Ovid de bu doğal insandan bahseder.
Altın,
gümüş, bronz ve demir olarak birbirini takip eden devirler; böylelikle dünyanın
hareketlerine, yıldızların görünümüne de uyumlu hale getirilmiştir.
Her
şey iradem dışında olup biterken, etkisiz bir gözlemci olarak takip ettiğim
-bilinmez risk ve tehditlerle her an dolu- kendi hayatımda; en azından döne
döne aynı şeyleri seyretmek ve rutinin güvenli sularında kalmak; maceraya
atılmaktan akıl kârı.
Ve
benim daha çok hoşuma gider.
Zira
benim hayatımda maceraya yer yok.
Geçtiğimiz
yılın sonlarında, hazır çoktandır bir şeylere de bakmamışken, biraz da havaya
girmek için bir şeyler izleyeyim dedim.
İlk
etapta aklıma gelen, az sayıdaki Noel temalı seçenekler arasına, Kubrick’in iki
filmiyle birden girdiğini görünce; battı balık yan gider diyerek; izlemek
üzere, -en az bir kez izlemiş olmak kaydıyla- filmografisinden bir seçki
hazırladım.
Böyle
listeler yapıp plana sadık kaldığımda da bana, rastgelelikten daha iyi
geldiğini fark ettim.
Yalnız
gerçek hayatta en ufak sürprizlerle sekteye uğradığımda, küsüp oynamayı
bırakıyorum, hemen dağılıyorum ve dünya başıma yıkılıyor diye; istesem de
uyamayacağım programları takibi bıraktım.
Bir
fiskeyle yıkılan ve onca emekle güçlükle toparlanmış kırılgan şeyleri, bir
arada tutmaya kabil değilim.
Aklım
eriyor, gözüm görüyor, gücüm yetmiyor.
Her
defasında yükselttiği beklentileri fazlasıyla karşılayarak gişe garantili ve
her seferinde ele aldığı farklı konularla hiçbiri diğerine benzemeyen, bambaşka
işlerle ve tüm bunları yaparken de izleyiciye kendi filmi olduğunu sezdiren,
kitap uyarlamayı seven bu yönetmen; alakasız filmlerinin bütünlüğüyle acaba
bana ne anlatmak istiyor olabilir diye düşünmeden edemedim?
Bana
derken yani; radyodaki şarkıdan, trafikteki plakalara kadar gören gözler için
nice ibretler vardır. İnsan bir defa kapıldı mıydı bu tuzağa; evren, onunla
farklı yollarla konuşur. Kafayı yemek işten bile değildir. Büyük resmi gören,
paranoyak komplo kafasıyla demiyorum, yanlış anlaşılmasın.
Daha
oraya gelmedik.
İnsan,
içinde bulunduğu kaotik dünyada bir ahenk bulmak için örüntüler yaratmaya
meyillidir. Böylelikle hayatta kalma ihtimalini yükselttiği, içgüdüsel bir
reflekstir.
Bulmaca
çözmek, kaosa düzen getirmek filan, hep mutlak denge arayışına hitap
ettiğinden, çekici gelir.
Ama
cidden neydi; onu zorlayıcı bir dürtü olarak, belirli kurallar çerçevesinde,
tekrarlı eylemlere iten?
Kendini
bu şekilde ifade ederken; anlatmaya çalıştığı meramı, derdi neydi ki bu yollara
saptı?
Sonuçta
bilinç tarafından yönlendirilen bir güdülenme olarak, anlamlı çıktılar
üretebildi. Aksi takdirde kaybolurdu.
Bunun
üzerine düşünürken, ben de gece yarısı Paris’te kaybolan ve sabah Girit’te ayılan
birinin yolculuğunu hayal etmeye başladım.
Ve
olaylar gelişir.