Tam da insanlığın kara lekelerinden olan, kitlesel ve küresel vahşetin yaşandığı II. Paylaşım Savaşı ile hemen sonrasında; insanların bir yandan yaralarını sarmakla uğraştığı, canıyla cebelleştiği ve savaş sonrası dünyada, yeni güç dengelerinin tesis edildiği döneme, yaklaşık olarak 1938-56 aralığına denk düşmesi; Çizgi Romanların Altın Çağı açısından bir tesadüf değildi.
Cephe ve
gerisinde, savaş alanına dönen harabelerde, ölüm ve kıtlığın, hastalığın kol
gezdiği, savaşın ruhsal ve fiziksel izlerini, kişilerin vücudunda taşıdığı;
çocuk yaşta genç insanların, ölüm makinasına yakıt olup hayatta kalanlarınsa
işlevsizleştiği; uzun, soğuk, karanlık ve ölümün koynunda, her an korku ve
kaygı içinde, memleketin ve güzel günlerin çok uzağında, çaresiz ve insanlıktan
ırakta ya da onları bekleyen işbu sürekli yakınlarda, kendini hatırlatan ve
bunun bir görev ve kahramanlık olarak sunulduğu; kandan ve ölümden beslenen,
insaniyet ayıbı ve alçaklık noktası savaşta; çağrılmayı yahut işgal edilmeyi,
belki hayatın olağan akışında, alelade devam ederken, savaşı sürdürmek için
gittiği yere kadar üretimi; bir hava saldırısında belki, onlardan önce pes
etmemek için; aynı onların yaptığı gibi.
Ve yine
tıpkı onlar gibi tek suçu; yanlış zamanda, yanlış yerde bulunmak olan,
iradeleri ellerinden alınmış ve başkalarının kirli savaşında asker ve
militarize olmuş, kendi halinde, masum ve gariban insanlar. Dayatılan bu
vahşetin, taşıyıcısı ve sürdürücüsü olmaktan gayri seçeneği olmayan, çaresiz,
sivil ve sınırsız potansiyelleri bünyelerinde barındıran ancak kaderleri,
kapitalizm tarafından mühürlenmiş canlar.
Sürekli
kriz, buhran ve savaş üretmekten başka; yalnızca bir avuç kan emicinin
menfaatlerine işleyen ve geri kalanlarımız için acımasız, saldırgan ve bizi
insanlıktan çıkararak tüketen, sarf malzemesine dönüştüren, zalim dünyada ‘bir
hayatı insan gibi tamamlayabilmek güç iştir.’
Hatta ve
hatta sıradan insanın kendisi olarak, bütün bunlarla baş edebilmesi
mümkünsüzdür. Ancak ve ancak insanüstü bazı güç, yetenek veya olanaklarla
-sadece bir ihtimal olarak o da- belki kafa kafaya gelinebilir.
İnsanlığın
en karanlık çağlarından biri; umutsuzluğun içinden umudu, ölümden yaşamı,
korkudan cesareti, kötüden iyiliği, zayıftan güçlüyü ve yoktan var etmeyi; bir
hayatta kalma ve başa çıkma becerisi olarak, öngörülemez ve yaratıcı yollarla
en yüce insani özellikleriyle üretmesini bildi.
Hiçbir güç
ve güçlük, insanın yaratıcılığını engelleyemez. Daima ve mutlaka, insan bir
yolunu bulur. Bunlardan sadece birisi de çizgi romanlara altın çağını yaşattı.
İçinde
bulunduğumuz şartlar, ihtiyacımız olan süper kahramanları yarattı ve onlar da
yardımımıza yetişti.
İlk olmasa
da en popüleri Superman’in bariz etkisiyle tipik olarak; tuhaf kostümler giyen
(ki o dönemlerde Amerikan Bayrağı renkleri kırmızı, mavi ve beyazın
vatanseverce öne çıktığı), bir rumuzu ve gizli kimliği olan ve ancak böyle bir
ikili hayat sürdürerek var olabilen ve son olarak da bir vesileyle sıra dışı
yetenekleri olan kahramanlardı.
Superman’in
yanı sıra Shazam, Captain America, Wonder Woman ve Batman de bu dönemin
mahsullerinden sayılabilir. Bu dominasyonun dışında kalanlar arasında ise
Mickey Mouse, Donald Duck ve Archie Andrews söylenebilir.
Justice
League’in öncülü olarak, Justice Society of America da bu dönemde kurulmuştur.
Takip eden Gümüş Çağ’da ise Justice League of America’ya dönüşmüştür. Bu çağın
diğer öncüleri ise Fantastic Four ve Flash’tır.
Savaş
sonrası yaşanan depresif hava, durgunluk olarak sektöre de sirayet etti. Savaş,
Western, romantizm, korku, suç ve bilimkurgu gibi çeşitli alanlarda üretim
devam etti.
O günün
şartlarında çizgi romanlar, internet gibi bir şeydi. Televizyon, bilim ve
teknik ilerlemeler, nükleer savaş ve devrim korkusu ile paranoyası ve de Soğuk
Savaş’ın kasvetli etkilerine çare olarak ise Mad, mizahın zekâ ve yaratıcılık
dolu hiciv silahını kuşandı.
Son olarak
kayıtsız kalamayan ve müdahale ihtiyacı hisseden devlet baskısı, otosansür
uygulaması olarak; 1953 yılından itibaren CCA tedavüle girdi.
20 ve
30’larda popüler bir sözcük olan Superman; Zorro, Robin Hood ve Don Juan ile
genel olarak Douglas Fairbanks Sr’dan esinlenmiş, yüzünü Johnny Wiesmuller ile
Dick Tracy’den almıştır. Clark Kent ise Harold Lloyd, Clark Gable ve Kent
Taylor’dan gelmektedir. Bir rivayete göre ise; yarasa benzeri pelerin,
eledikleri fikirlerden biridir.
Yaratıcılarının
tecrübeleri, özlemleri ve yaşamlarından izler taşıması doğaldır. Buna çekingen,
kambur ve gözlüklü, silik ve ezik bir tip olan Külkedisi Clark’ın; tıpkı
masallardaki gibi dileğinin yerine gelmesi denebilir.
Krypton
göçmeni bir uzaylı olan Superman ise oldukça heybetli, gösterişli ve
kuvvetlidir. Toplumun yanında, Clark’a ilgi göstermeyen fakat platonik hisler
beslediği iş arkadaşı Lois Lane de Superman’e yanıktır.
Bir
Amerikalı olarak, Amerikan kültürüne uyum sağlamaya çalışan bir göçmendir.
Aslında yaşadığı toplumun genel durumunu, muhteşem yansıtmaktadır.
Birisi
toplumsallaşabilmek için gizlemek zorunda olduğu kimliği ve bastırdığı
kişiliğiyle olmak üzere; iki kültürü de kucaklayan, çift kimlikli tek kişidir.
Clark
asimileyken Superman gizli kimliği, vatanıyla bağlarını koruyan göçmen kimlik
zenginliğini yansıtmaktadır.
Sadece WASP
karşısında, tüm gücün sahibi olan bir göçmen olarak bile ırkçıların ve tüm
kötülerin korkulu rüyası olmayı böylece, yalnızca var ve kendisi olarak
başarır. Bunun için hiç zahmete girip de öyle uçup kaçmasına dahi zerre lüzum
yoktur.
Ve
kendisini hep yabancı ve yalnız hissettiği bu dünyada, buzdan kalesi Fortress
of Solitude’ta inzivaya çekilir.
Bir
kahraman hatta süper kahraman olarak, biz sıradan ölümlüler gibi haber değeri
olmayan bir köken hikayesine sahip olması da beklenemezdi.
Tıpkı pek
çok popüler örnekten biri, tipik Musa gibi; ölümden kurtulmak için bir sepette
yolculuğa çıkarak yabancı bir kültürde büyümüştür.
-El eki de
tanrısal gibi bir anlamı olan ve Kal-El olarak tanrının sesi sözcüğünün tahrif
edilmiş versiyonu olarak yine Musa’ya işaret eder. Aynı zamanda ciddi İsa Mesih
benzerlikleri de göstermektedir.
Yaratıcıları
dindar olmasalar da Yahudi kökenlerinden dolayı, 1940’ta SS Gazetesi Das
Schwarze Korps. tarafından Yahudi Superman kınanmıştır.
Uzun süre
yayıncı bulamayan yaratıcıları, nihayetinde bulduğundaysa; ömürlerinin sonuna
değin süren, telif sorunları yaşadılar.
İlk
Superman, aslında kobay olarak kazandığı özel güçleri, şahsi çıkarları için
kullanan ve etkisi geçtiğindeyse eski, evsiz, serseri haline ve hayatına dönen;
ilk anti kahramanlardandı.
Fakat
toplumun, kahraman eğilimiyle yeniden yaratıldı. Ve zamanın ruhuna ve de
şartlara göre değişkenlik göstererek, son güncel halini kazanana dek, çeşitli
evrimler geçirdi.
Bugün akla
“Ben Atatürk milliyetçisiyim” diyen, korkak faşistlerle “liberalim” diyen
utangaç İslamcıları getiren; modern ve demokratik olarak müşfik diktatör olan
ve Amerikan tarzı bireyci ve tüketiciliği, demokrasiyle özdeşleştiren;
nostaljik antifaşist bir figüre dönüşen kahramanımız, hep böyle değildi
anlayacağınız.
30’lar suç
dünyasında Al Capone gibi gangsterler, politikacılar, patronlar ve şiddet faili
erkekleri hedefine alan; resmî otorite devlet tarafından tehdit olarak görülen,
ateş açılan ve orantısız güç, şiddet ve terörden kaçınmayan; yoksul halk için
savaşan, sosyalist bir devrimciydi.
1942’de
polise çalışmaya başlayarak geliştirdiği kati ahlaki tutumlar ve koruma
bağlılığıyla örnek vatandaş olmaya başladı.
40’ların
sonlarında öldürme yasaklanarak, yumuşayıp insanileşti ve sansür etkisiyle de
şiddet ve toplumsal mücadele ile cinsellik ve gerçek kötü adamların yerini;
renkli kostümlü, tuhaf hasımlar aldı.
II.
Paylaşım Savaşı sonrası, genelde teknolojik tehditler işlenirken; ciddi
dramların yerini, neşeli şeyler aldı. Vietnam Savaşı, Amerikan Sivil Hakları,
İşçi Sınıfı gibi konulara; dokunan yanardı.
Soğuk Savaş
ertesinde iyice kişisel meselelere yöneldi. 9/11 sonrasında ise tanrısal
kurtarıcı, Mesih ihtiyacına yanıt oldu. Bir de savaş sonrası açıldığı Japonya
kültüründe çılgınlıkla karşılandı.
1940-70
arasında, ayrıca tutarlı bir külliyat amacıyla karmaşık bir evren yaratıldı.
Her ne kadar sadık tiryakilerine cennetse de sıradan okuru yabancılaştırdı.
1986 yılı,
modern köken hikayesi ve lakaplarından biri de olan Man of Steel, -ki Stalin
ile aynı anlama gelmektedir- yayınlandı ve baş düşmanı Lex Luthor, artık
dünyayı ele geçirmeye çalışan çılgın bir bilim insanı yerine; zengin, sanayici
bir teknofeodal faşist oligarka dönüştü.
Gazetecilik
mesleğini, herkesin hakikati bilmeye hakkı olduğunu düşünerek, kahramanlık
sorumluluklarından biri olarak görmeye devam etti. Fakat artık antikomünistti.
Antisemit
Avrupa’dan göçen ve babaları terzi olan, lisede tanışıp, birlikte Science
Fiction Fanzine’i çıkaran iki arkadaştan; yazar olan Jerry Siegel, tıpkı ebeveynleri
ve arkadaşı çizer Joe Schuster gibi kalpten gitti.
Full Metal
Jacket’taki Joker’i hatırlatarak savaşta ordu yayınlarında mizah köşesi
hazırlarken, savaş sonrası dikiş tutturamadı. İkinci eşi Lois Lane’in modeli
olan Joanne Carter idi.
Schuster’in
garibanlıktan, çöpten topladığı duvar kağıtlarının arka yüzlerine yaptığı
çizimler, DC tarafından temize çekilmesi istenince; kullanmak üzere kağıtları,
borçla satın almıştı.
Savaş
sonrasında da çizmeye devam etti. 1954’te Brooklyn Thrill Killers’a ilham
verdiği gerekçesiyle sansürlenene kadar; yeraltı, sado-mazo, fetiş ve ciltsiz
kitap serisi Night of Horror’da anonim illüstratörlük yaptı.
Görme
yeteneği körelip çizemez hale gelince, kuryelik yapmaya başladı.