Bu Blogda Ara

Translate

26.2.26

3. Superman Olmak

 

Tam da insanlığın kara lekelerinden olan, kitlesel ve küresel vahşetin yaşandığı II. Paylaşım Savaşı ile hemen sonrasında; insanların bir yandan yaralarını sarmakla uğraştığı, canıyla cebelleştiği ve savaş sonrası dünyada, yeni güç dengelerinin tesis edildiği döneme, yaklaşık olarak 1938-56 aralığına denk düşmesi; Çizgi Romanların Altın Çağı açısından bir tesadüf değildi.

Cephe ve gerisinde, savaş alanına dönen harabelerde, ölüm ve kıtlığın, hastalığın kol gezdiği, savaşın ruhsal ve fiziksel izlerini, kişilerin vücudunda taşıdığı; çocuk yaşta genç insanların, ölüm makinasına yakıt olup hayatta kalanlarınsa işlevsizleştiği; uzun, soğuk, karanlık ve ölümün koynunda, her an korku ve kaygı içinde, memleketin ve güzel günlerin çok uzağında, çaresiz ve insanlıktan ırakta ya da onları bekleyen işbu sürekli yakınlarda, kendini hatırlatan ve bunun bir görev ve kahramanlık olarak sunulduğu; kandan ve ölümden beslenen, insaniyet ayıbı ve alçaklık noktası savaşta; çağrılmayı yahut işgal edilmeyi, belki hayatın olağan akışında, alelade devam ederken, savaşı sürdürmek için gittiği yere kadar üretimi; bir hava saldırısında belki, onlardan önce pes etmemek için; aynı onların yaptığı gibi.

Ve yine tıpkı onlar gibi tek suçu; yanlış zamanda, yanlış yerde bulunmak olan, iradeleri ellerinden alınmış ve başkalarının kirli savaşında asker ve militarize olmuş, kendi halinde, masum ve gariban insanlar. Dayatılan bu vahşetin, taşıyıcısı ve sürdürücüsü olmaktan gayri seçeneği olmayan, çaresiz, sivil ve sınırsız potansiyelleri bünyelerinde barındıran ancak kaderleri, kapitalizm tarafından mühürlenmiş canlar.

Sürekli kriz, buhran ve savaş üretmekten başka; yalnızca bir avuç kan emicinin menfaatlerine işleyen ve geri kalanlarımız için acımasız, saldırgan ve bizi insanlıktan çıkararak tüketen, sarf malzemesine dönüştüren, zalim dünyada ‘bir hayatı insan gibi tamamlayabilmek güç iştir.’

Hatta ve hatta sıradan insanın kendisi olarak, bütün bunlarla baş edebilmesi mümkünsüzdür. Ancak ve ancak insanüstü bazı güç, yetenek veya olanaklarla -sadece bir ihtimal olarak o da- belki kafa kafaya gelinebilir.

İnsanlığın en karanlık çağlarından biri; umutsuzluğun içinden umudu, ölümden yaşamı, korkudan cesareti, kötüden iyiliği, zayıftan güçlüyü ve yoktan var etmeyi; bir hayatta kalma ve başa çıkma becerisi olarak, öngörülemez ve yaratıcı yollarla en yüce insani özellikleriyle üretmesini bildi.

Hiçbir güç ve güçlük, insanın yaratıcılığını engelleyemez. Daima ve mutlaka, insan bir yolunu bulur. Bunlardan sadece birisi de çizgi romanlara altın çağını yaşattı.

İçinde bulunduğumuz şartlar, ihtiyacımız olan süper kahramanları yarattı ve onlar da yardımımıza yetişti.

İlk olmasa da en popüleri Superman’in bariz etkisiyle tipik olarak; tuhaf kostümler giyen (ki o dönemlerde Amerikan Bayrağı renkleri kırmızı, mavi ve beyazın vatanseverce öne çıktığı), bir rumuzu ve gizli kimliği olan ve ancak böyle bir ikili hayat sürdürerek var olabilen ve son olarak da bir vesileyle sıra dışı yetenekleri olan kahramanlardı.

Superman’in yanı sıra Shazam, Captain America, Wonder Woman ve Batman de bu dönemin mahsullerinden sayılabilir. Bu dominasyonun dışında kalanlar arasında ise Mickey Mouse, Donald Duck ve Archie Andrews söylenebilir.

Justice League’in öncülü olarak, Justice Society of America da bu dönemde kurulmuştur. Takip eden Gümüş Çağ’da ise Justice League of America’ya dönüşmüştür. Bu çağın diğer öncüleri ise Fantastic Four ve Flash’tır.

Savaş sonrası yaşanan depresif hava, durgunluk olarak sektöre de sirayet etti. Savaş, Western, romantizm, korku, suç ve bilimkurgu gibi çeşitli alanlarda üretim devam etti.

O günün şartlarında çizgi romanlar, internet gibi bir şeydi. Televizyon, bilim ve teknik ilerlemeler, nükleer savaş ve devrim korkusu ile paranoyası ve de Soğuk Savaş’ın kasvetli etkilerine çare olarak ise Mad, mizahın zekâ ve yaratıcılık dolu hiciv silahını kuşandı.

Son olarak kayıtsız kalamayan ve müdahale ihtiyacı hisseden devlet baskısı, otosansür uygulaması olarak; 1953 yılından itibaren CCA tedavüle girdi.

20 ve 30’larda popüler bir sözcük olan Superman; Zorro, Robin Hood ve Don Juan ile genel olarak Douglas Fairbanks Sr’dan esinlenmiş, yüzünü Johnny Wiesmuller ile Dick Tracy’den almıştır. Clark Kent ise Harold Lloyd, Clark Gable ve Kent Taylor’dan gelmektedir. Bir rivayete göre ise; yarasa benzeri pelerin, eledikleri fikirlerden biridir.

Yaratıcılarının tecrübeleri, özlemleri ve yaşamlarından izler taşıması doğaldır. Buna çekingen, kambur ve gözlüklü, silik ve ezik bir tip olan Külkedisi Clark’ın; tıpkı masallardaki gibi dileğinin yerine gelmesi denebilir.

Krypton göçmeni bir uzaylı olan Superman ise oldukça heybetli, gösterişli ve kuvvetlidir. Toplumun yanında, Clark’a ilgi göstermeyen fakat platonik hisler beslediği iş arkadaşı Lois Lane de Superman’e yanıktır.

Bir Amerikalı olarak, Amerikan kültürüne uyum sağlamaya çalışan bir göçmendir. Aslında yaşadığı toplumun genel durumunu, muhteşem yansıtmaktadır.

Birisi toplumsallaşabilmek için gizlemek zorunda olduğu kimliği ve bastırdığı kişiliğiyle olmak üzere; iki kültürü de kucaklayan, çift kimlikli tek kişidir.

Clark asimileyken Superman gizli kimliği, vatanıyla bağlarını koruyan göçmen kimlik zenginliğini yansıtmaktadır.

Sadece WASP karşısında, tüm gücün sahibi olan bir göçmen olarak bile ırkçıların ve tüm kötülerin korkulu rüyası olmayı böylece, yalnızca var ve kendisi olarak başarır. Bunun için hiç zahmete girip de öyle uçup kaçmasına dahi zerre lüzum yoktur.

Ve kendisini hep yabancı ve yalnız hissettiği bu dünyada, buzdan kalesi Fortress of Solitude’ta inzivaya çekilir.

Bir kahraman hatta süper kahraman olarak, biz sıradan ölümlüler gibi haber değeri olmayan bir köken hikayesine sahip olması da beklenemezdi.

Tıpkı pek çok popüler örnekten biri, tipik Musa gibi; ölümden kurtulmak için bir sepette yolculuğa çıkarak yabancı bir kültürde büyümüştür.

-El eki de tanrısal gibi bir anlamı olan ve Kal-El olarak tanrının sesi sözcüğünün tahrif edilmiş versiyonu olarak yine Musa’ya işaret eder. Aynı zamanda ciddi İsa Mesih benzerlikleri de göstermektedir.

Yaratıcıları dindar olmasalar da Yahudi kökenlerinden dolayı, 1940’ta SS Gazetesi Das Schwarze Korps. tarafından Yahudi Superman kınanmıştır.

Uzun süre yayıncı bulamayan yaratıcıları, nihayetinde bulduğundaysa; ömürlerinin sonuna değin süren, telif sorunları yaşadılar.

İlk Superman, aslında kobay olarak kazandığı özel güçleri, şahsi çıkarları için kullanan ve etkisi geçtiğindeyse eski, evsiz, serseri haline ve hayatına dönen; ilk anti kahramanlardandı.

Fakat toplumun, kahraman eğilimiyle yeniden yaratıldı. Ve zamanın ruhuna ve de şartlara göre değişkenlik göstererek, son güncel halini kazanana dek, çeşitli evrimler geçirdi.

Bugün akla “Ben Atatürk milliyetçisiyim” diyen, korkak faşistlerle “liberalim” diyen utangaç İslamcıları getiren; modern ve demokratik olarak müşfik diktatör olan ve Amerikan tarzı bireyci ve tüketiciliği, demokrasiyle özdeşleştiren; nostaljik antifaşist bir figüre dönüşen kahramanımız, hep böyle değildi anlayacağınız.

30’lar suç dünyasında Al Capone gibi gangsterler, politikacılar, patronlar ve şiddet faili erkekleri hedefine alan; resmî otorite devlet tarafından tehdit olarak görülen, ateş açılan ve orantısız güç, şiddet ve terörden kaçınmayan; yoksul halk için savaşan, sosyalist bir devrimciydi.

1942’de polise çalışmaya başlayarak geliştirdiği kati ahlaki tutumlar ve koruma bağlılığıyla örnek vatandaş olmaya başladı.

40’ların sonlarında öldürme yasaklanarak, yumuşayıp insanileşti ve sansür etkisiyle de şiddet ve toplumsal mücadele ile cinsellik ve gerçek kötü adamların yerini; renkli kostümlü, tuhaf hasımlar aldı.

II. Paylaşım Savaşı sonrası, genelde teknolojik tehditler işlenirken; ciddi dramların yerini, neşeli şeyler aldı. Vietnam Savaşı, Amerikan Sivil Hakları, İşçi Sınıfı gibi konulara; dokunan yanardı.

Soğuk Savaş ertesinde iyice kişisel meselelere yöneldi. 9/11 sonrasında ise tanrısal kurtarıcı, Mesih ihtiyacına yanıt oldu. Bir de savaş sonrası açıldığı Japonya kültüründe çılgınlıkla karşılandı.

1940-70 arasında, ayrıca tutarlı bir külliyat amacıyla karmaşık bir evren yaratıldı. Her ne kadar sadık tiryakilerine cennetse de sıradan okuru yabancılaştırdı.

1986 yılı, modern köken hikayesi ve lakaplarından biri de olan Man of Steel, -ki Stalin ile aynı anlama gelmektedir- yayınlandı ve baş düşmanı Lex Luthor, artık dünyayı ele geçirmeye çalışan çılgın bir bilim insanı yerine; zengin, sanayici bir teknofeodal faşist oligarka dönüştü.

Gazetecilik mesleğini, herkesin hakikati bilmeye hakkı olduğunu düşünerek, kahramanlık sorumluluklarından biri olarak görmeye devam etti. Fakat artık antikomünistti.

Antisemit Avrupa’dan göçen ve babaları terzi olan, lisede tanışıp, birlikte Science Fiction Fanzine’i çıkaran iki arkadaştan; yazar olan Jerry Siegel, tıpkı ebeveynleri ve arkadaşı çizer Joe Schuster gibi kalpten gitti.

Full Metal Jacket’taki Joker’i hatırlatarak savaşta ordu yayınlarında mizah köşesi hazırlarken, savaş sonrası dikiş tutturamadı. İkinci eşi Lois Lane’in modeli olan Joanne Carter idi.

Schuster’in garibanlıktan, çöpten topladığı duvar kağıtlarının arka yüzlerine yaptığı çizimler, DC tarafından temize çekilmesi istenince; kullanmak üzere kağıtları, borçla satın almıştı.

Savaş sonrasında da çizmeye devam etti. 1954’te Brooklyn Thrill Killers’a ilham verdiği gerekçesiyle sansürlenene kadar; yeraltı, sado-mazo, fetiş ve ciltsiz kitap serisi Night of Horror’da anonim illüstratörlük yaptı.

Görme yeteneği körelip çizemez hale gelince, kuryelik yapmaya başladı.