Bu Blogda Ara

Translate

26.3.26

7. Aşk Yazı ve Sınır Ötesi

 

Veya bilinen bir diğer adıyla Hippie Yazı. 1967 yazında, tüm dünyadaki 68 Baharı’nın ayak sesleri niteliğindeki festivale, dönemin popüler merkezi haline gelen San Francisco ev sahipliği yapıyordu.

Antikapitalist ve komünal yaşamı savunan ve her yaştan, her yerden ve topluluktan muhalif gençlerin bir araya geldiği etkinlikte öne çıkan gündemler; politika, sanat ve meditasyondu.

Ve bunlar kendilerini daha çok savaş karşıtlığı, ruhsal uyanış ve özgür aşk temaları ile halüsinojenik uyuşturucular üzerinden gösteriyordu.

Sahne alan bazı grup ve sanatçılar ise şunlardı: Janis Joplin, the Jimi Hendrix Experience, Jefferson Airplane, Otis Redding, the Who, the Animals ve Greatful Dead…

Jerry Garcia’nın ekürisi ve Greatful Dead’in icracı olmayan tek üyesi ve söz yazarı olan Robert Hunter da aslında şarkıcı, şair ve çevirmendi.

Onun da yolu, 1962 yılında, Stanford Üniversitesi’nde MK Ultra’nın LSD deneylerinden geçmişti.

Greatful Dead, the Acid Tests’ House Band’e mentorluk yapan Ken Kesey ise Neal Cassady’nin de yakın arkadaşı olarak; Beat ve Hippie kültürleri arasında, bir nevi köprü, bağlantı noktasıydı.

Cassady ve Merry Pranksters ile yaptığı asit testleriyle de meşhurdu.

Tayfa 64 yılında, Furthur adlı okul otobüsüyle turneye çıktıktan sonra, testlere 1965-66’da San Francisco’da devam etti.

Siyah ışıklar, floresan boya, flaş ışıkları ve diğer saykodelik efektler ile LSD kullanılmaktaydı.

İnsana yine Lolita’daki Sellers’ın öğretmen karakterininkini hatırlatan bir ortam.

1957’de, Stanford Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Yüksek Lisansı’na başlayan Kesey, Menlo Park Gazi Hastanesi’nde, -bilgisi dışında- gönüllü olarak; aslında MK Ultra Programı’nın parçası olan, LSD, meskalin ve kokain deneylerine katıldı ve deneyimlerini yazdı.

Buradaki gözlemleri neticesinde, delilerin; toplumun onları, insanların nasıl davranıp davranmaması gerektiğine dair, geleneksel fikirlere uymadıkları için dışladığına inandı.

Ve aldığı ilhamla, 1960’ta One Flew Over Cuckoo’s Nest’i yazmaya başladı.

İki sene sonra yayınlandığında, büyük ses getiren ve tartışma yaratan eseri; neyse ki yazarına da para, ün ve başarı da getirdi.

Bir sene sonra Dale Wasserman tarafından tiyatroya uyarlanan kitap, 1975 yılında ise Büyük Beşli olarak bilinen Oscarların hepsini kazanan, Milos Forman’ın filmi olarak, beyazperdeye yansıdı.

Kesey’in gönlünde, başrol için Gene Hackman olsa da ve filmin yapımcısı Michael Douglas’ın; on beş sene önce, altından başarıyla kalktığı Spartaküs için o gün bile yaşlı olan babasını ısrarlarına da rağmen; rolü, daha sonraları Shining’te de harikalar yaratan arkadaşı Jack Nicholson aldı.

İzlemeyen kaldıysa söyleyeyim, en sevdiğim filmlerin başında gelir. Oyuncu kadrosu efsanedir ve Dany DeVito’nun Martini’si favorimdir.

Esrardan hapse girmemek için intihar süsü vererek ölü numarası yapan Kesey, sekiz ay Meksika’da saklandıktan sonra, dönüş yapar ve altı ay hapis yatar.

Ve çok büyük bir talihsizlik neticesinde, daha tahliyesinden iki gün sonra, yine esrar içerken yakalanır.

(A yallaya)

Beat Kuşağı’nın, William Burroughs ve Jack Kerouac ile bir diğer öncüsü de Allen Ginsberg’ti.

Komünist Parti üyesi bir ailede dünyaya gelen şairin de ömrü, mücadeleyle geçti.

Kapitalizm ve konformizm eleştirisi olan, en bilinen eseri Uluma, 1956 senesinde toplatıldı ve müstehcenlik ve eşcinsellik suçlamalarıyla yargılandığı davadan, 1957’de, düşünce özgürlüğü kapsamında beraat etti.

Emperyalizm, otorite ve savaş karşıtı olmakla birlikte, uyuşturucu yanlısıydı. Bürokrasi, militarizm, kapitalizm, cinsel baskı ve şiddet düşmanı; Doğu Mistisizmi’ne açık, multikültürlülüğü savundu.

1967, Gayri Resmî Otoriteye Direnmeye Çağrı; RESIST manifestosu ile 68, Yazarlar ve Editörler Savaş Vergisi Protestosu imzacısı, çağrıcısı ve direnişçisiydi.

CIA’in Asya Üçgeni Uyuşturucu Trafiği konusundaki yüzleşme isteği, örgütün yöneticisi Richard Helms tarafından reddedildi.

Ve o da LSD etkisinde, kendi seçtiği kayıtları; sürekli tekrarlar halinde dinlemeyi içeren deneyde, Stanford Üniversitesi’nde -bilgisi dışında- MK Ultra’nın, sayısı tam kestirilemeyen kobaylarından; maalesef birisiydi.

 

 

Montreal’deki McGill Üniversitesi, Allen Memorial Enstitüsü’nde, Dr Ewen Cameron yönetiminde; yerliler, çocuklar ve garibanlar üstünde; altmış günlük, sürekli aynı kayıtlar dinletilerek, elektroşok ve LSD ile barbitürat verilen kobayların beyin fonksiyonlarını EEG üzerinden takip edip kaydederek yapılan, uyku tedavisinin; aslında MK Ultra’nın parçası olan, Alt Proje 68 kapsamındaki çalışmalar olduğunun ortaya çıkması; Kanada’da sansasyon yaratan, büyük bir skandaldı.

Kalıcı beyin hasarı, depresyon, hafıza kaybı, nevrotizm ve korku gibi ciddi zararlar bırakan ve beynin işleyişini geri dönüşsüz olarak, ciddi şekilde bozan ve kitlesel olan bu deneylerin amaçları; uyuşturucu etkisinde kişisel gelişim veya kimlik güçlendirme maksadıyla aynı kayıtların sürekli tekrarlarıyla telkinde bulunma, psişik yönlendirme ve kalıp değiştirme yoluyla manipülasyon ve beyin yıkama olarak özetlenebilir.

Tabii Batı Almanya, Japonya, Filipinler ve Latin Amerika ile gizli esir kampları dışında da bu çalışmaların yapılması, dünya çapında bir şok etkisi yaratarak; ülkelerin iç kamuoylarında da “acaba bizde de yapıldı mı?” sorularını doğurdu.

NATO üyesi ve dünyada Amerikan Emperyalizmi’nin jandarmalığını yapan, antikomünist, bağımlı ve gelişmiş demokrasi ve kurumların işlemediği, yasal düzenlemelerde ciddi boşluklar bulunan, güçlünün haklı olduğu ve dilediği gibi at koşturabildiği, müttefiki ABD’nin sadık uşağı ve işbirlikçisi; düşünce ve ifade hürriyetinin olmadığı, örgütlenmenin yasaklandığı, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, insan hakları ve demokrasi kültüründen söz edilemeyen, tüm muhalif seslerin cebir ve şiddet yoluyla baskılandığı Türkiye’de de durum farklı değildi.

Halkın haber alma özgürlüğü ve hakikati bilme hakkı ile meslek onurunu koruyarak, örnek gazetecilik faaliyeti gösteren Nokta Dergisi; 3 ile 17 Mart 1985 tarihli sayılarında, kapaktan dosya konusu yaptığı haberlerle ve 18 Mart’ta Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan yazılar; durumun vahameti hakkında, küçük bir ipucu niteliğindeydi.

Semra Somersan, Güldal Kızıldemir ve elbette Arda Uskan’ı; isimleriyle de anmak gerekir.

Elektroşokun babası olarak anılan, nörolog ve psikiyatrist olan, katatoni ve melankoli tedavileriyle bilinen ve psikoaktif ilaçların, beynin elektriksel aktivitelerine etkisini inceleyen, Max Fink; 1958 yılında, Roma’daki bir kongrede tanıştığı Turan İtil’i, davetlisi olarak, 1963’te, Missouri Psikiyatri Enstitüsü Doçenti pozisyonunda yanına aldı ve böylece birlikte çalışmaya başladılar.

Evsiz, kimsesiz ve bağımlıların, akıl hastalarıyla birlikte kobay olarak kullanıldığı; LSD, meskalin ve lobotomi içeren deneyleri, 1966’da ifşa olunca; görevi, istifa eden Fink’ten devralan George Ulett ile birlikte, LSD kullanımı yasaklanmasına rağmen, gizli olarak devam ettiler.

73 İfşası ardından, Ulett ile birlikte istifa ederek; New York Tıp Koleji’nde ustaları Fink ile tekrar buluştular.

Aynı yıl, Türkiye’de iki sene önce kurduğu vakfın faaliyetleri, HZI Researchs adıyla ABD’de de başladı.

76’da ABD, insan deneylerini yasaklayınca; çalışmalarını Türkiye’de sürdürmek için TSK ile temasa geçti.

Halihazırda yürütülen çalışmaların başına; Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden, TRT YK Üyesi ve 12 Eylül’ün faşist Türk İslam Sentezi ideoloğu, Aydınlar Ocağı kurucusu Ayhan Songar’la; dikensiz gül bahçesi sunan, darbe koşullarında ve üstelik ABD tarafından doldurulan cebinden masrafları karşılayarak, işe girişti.

Türkiye’deki vakfın başında, kardeşi; 12 Eylül’ün prototipi olarak seküler, beyaz Türk Kadını ve cumhuriyet aydını, örnek bir rol model kisvesinde kakalanan; Muazzez İlmiye Çığ vardı.

Çığ, Topkapı Sarayı ve Arkeoloji Müzesi çalışanlarını da bu karanlık deneylere alet etmişti.

Daha kötüsü; reşit olmayan, liseli ergenler de kobay olarak kullanılmıştı.

Beyin yıkama deneylerinde; LSD, eroin, meskalin, amfetamin ve MDMA gibi uyuşturuculara ek olarak; elektroşok ve hipnozun yanında, büyü ve sihir gibi yöntemler de kullanılarak; sorguda çözülme ve kontrollü hafıza kayıplarıyla zihin kontrolü denemeleri yapıldı.

Halüsinasyon ve kalıcı zihinsel hasara yol açan deneylerin kurbanları, neyin içine düştüğünün farkında değildi.

Dediğimiz gibi devlette devamlılık esastı. Faşist Diktatör ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’den aldığı; denetimsiz, tam yetki ve ABD’den aldığı; sınırsız mali, teknik ve bilimsel imkân ve kaynaklarla donatılmasından evvelinde de havalı şekliyle ileri sorgulama teknikleri ya da adlı adınca işkence; kurumsal, sistemli ve standart prosedürler olarak, devlet tarafından, büyük bir incelik ve ustalıkla icra edilmekteydi.

12 Mart 1971 karanlığının işkencehanesi olarak ün yapmış Ziver Bey Köşkü’nde, sorumlu MİT görevlisi Bülent Öztürkmen’di.

Kısa süren Fenerbahçe’deki futbol kariyerinin ardından, okuyup nöropsikiyatr olan Dr Memduh Eren; burada kendisine işkence esnasında uyuşturucu verilerek sorgulandığını ortaya çıkarmıştı.

12 Eylül tutsağı devrimcilerin beyan ve ifadeleriyle suçu sabit olan İtil; sıradan insanların da kontrol grubu olarak, habersizce kobay olduğu; komünizm hastalığının tedavisi üzerine yaptığı bilimsel çalışmalarını, Türkiye’den topladığı verileri ABD’deki merkez şubesinde analiz edip değerlendirme yaparak; 12 Eylül için meşhur “Our Boys!” değerlendirmesinden tanıdığımız, CIA istasyon şefi olan dostu, Paul Henze’nin teşrifleriyle, 1983-85 yıllarında, iki uluslararası düzenlediği konferansta; uluslararası terörün çağdaş yönleri ve Türkiye’de rehabilitasyonu hakkındaki bulgularını, dünyayla paylaştı.

Komünizm hastalığının, dermansız bir dert olduğu ancak zaman her şeyin ilacıdır denerek, Allah’tan umut kesilmeyeceği, tıbbın her geçen gün ilerlediği, bir de sağcıların geri zekâlı olduğu sonuçlarına ulaşan araştırmayı yapan İtil’in; ABD’deki denklik sınavını geçemediği halde, istisnai olarak hekimlik yapmasına müsaade edilmiş olması da bir küçük ayrıntıydı. Tıpkı kardeşi Çığ’ın akademik kariyeri ve titri gibi.

1990 Haziran’ında, vakfına yapılan, Dev-Sol’un bombalı eylemi akabinde; tası tarağı toplayıp, gerisingeri, Türkiye’nin ithal ettiği, gerçek vatanı ABD’ye kaçtı.

Daha önce söylediğim gibi devlette devamlılık esastı. Asistanlığını yaptığı, Songar’ın paltosundan çıkan ve psikolojik harp uzmanı olan Nevzat Tarhan; eşinin başörtülü olması nedeniyle mecburi olarak, ordudan erken emekli edildiğini söyleyen ve devletleşmiş, sivil, siyasi iktidarın; paramiliter kanadı olduğu iddialarıyla gündeme gelen SADAT ve Sedat Peker’le ilişkilendirilmekte ve kaba işkence yerine, ilaç verilmesinin daha insani olduğunu savunmaktaydı.

Dönemin TTB Başkanı Prof Dr Nusret Fişek ise Cumhuriyet’teki Toplum ve Hekim köşesinde; tıp ve meslek ahlakına aykırı, fukaralığın sömürülmesi ve denetlenmemesinin yasadışı olduğunu vurgulamıştı.