Veya bilinen bir diğer adıyla Hippie Yazı. 1967 yazında, tüm dünyadaki 68 Baharı’nın ayak sesleri niteliğindeki festivale, dönemin popüler merkezi haline gelen San Francisco ev sahipliği yapıyordu.
Antikapitalist
ve komünal yaşamı savunan ve her yaştan, her yerden ve topluluktan muhalif
gençlerin bir araya geldiği etkinlikte öne çıkan gündemler; politika, sanat ve
meditasyondu.
Ve
bunlar kendilerini daha çok savaş karşıtlığı, ruhsal uyanış ve özgür aşk
temaları ile halüsinojenik uyuşturucular üzerinden gösteriyordu.
Sahne
alan bazı grup ve sanatçılar ise şunlardı: Janis Joplin, the Jimi Hendrix
Experience, Jefferson Airplane, Otis Redding, the Who, the Animals ve Greatful
Dead…
Jerry
Garcia’nın ekürisi ve Greatful Dead’in icracı olmayan tek üyesi ve söz yazarı
olan Robert Hunter da aslında şarkıcı, şair ve çevirmendi.
Onun
da yolu, 1962 yılında, Stanford Üniversitesi’nde MK Ultra’nın LSD deneylerinden
geçmişti.
Greatful
Dead, the Acid Tests’ House Band’e mentorluk yapan Ken Kesey ise Neal
Cassady’nin de yakın arkadaşı olarak; Beat ve Hippie kültürleri arasında, bir
nevi köprü, bağlantı noktasıydı.
Cassady
ve Merry Pranksters ile yaptığı asit testleriyle de meşhurdu.
Tayfa
64 yılında, Furthur adlı okul otobüsüyle turneye çıktıktan sonra, testlere
1965-66’da San Francisco’da devam etti.
Siyah
ışıklar, floresan boya, flaş ışıkları ve diğer saykodelik efektler ile LSD
kullanılmaktaydı.
İnsana
yine Lolita’daki Sellers’ın öğretmen karakterininkini hatırlatan bir ortam.
1957’de,
Stanford Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Yüksek Lisansı’na başlayan Kesey, Menlo
Park Gazi Hastanesi’nde, -bilgisi dışında- gönüllü olarak; aslında MK Ultra
Programı’nın parçası olan, LSD, meskalin ve kokain deneylerine katıldı ve
deneyimlerini yazdı.
Buradaki
gözlemleri neticesinde, delilerin; toplumun onları, insanların nasıl davranıp
davranmaması gerektiğine dair, geleneksel fikirlere uymadıkları için
dışladığına inandı.
Ve
aldığı ilhamla, 1960’ta One Flew Over Cuckoo’s Nest’i yazmaya başladı.
İki
sene sonra yayınlandığında, büyük ses getiren ve tartışma yaratan eseri; neyse
ki yazarına da para, ün ve başarı da getirdi.
Bir
sene sonra Dale Wasserman tarafından tiyatroya uyarlanan kitap, 1975 yılında
ise Büyük Beşli olarak bilinen Oscarların hepsini kazanan, Milos Forman’ın
filmi olarak, beyazperdeye yansıdı.
Kesey’in
gönlünde, başrol için Gene Hackman olsa da ve filmin yapımcısı Michael
Douglas’ın; on beş sene önce, altından başarıyla kalktığı Spartaküs için o gün
bile yaşlı olan babasını ısrarlarına da rağmen; rolü, daha sonraları Shining’te
de harikalar yaratan arkadaşı Jack Nicholson aldı.
İzlemeyen
kaldıysa söyleyeyim, en sevdiğim filmlerin başında gelir. Oyuncu kadrosu
efsanedir ve Dany DeVito’nun Martini’si favorimdir.
Esrardan
hapse girmemek için intihar süsü vererek ölü numarası yapan Kesey, sekiz ay
Meksika’da saklandıktan sonra, dönüş yapar ve altı ay hapis yatar.
Ve
çok büyük bir talihsizlik neticesinde, daha tahliyesinden iki gün sonra, yine
esrar içerken yakalanır.
(A
yallaya)
Beat
Kuşağı’nın, William Burroughs ve Jack Kerouac ile bir diğer öncüsü de Allen
Ginsberg’ti.
Komünist
Parti üyesi bir ailede dünyaya gelen şairin de ömrü, mücadeleyle geçti.
Kapitalizm
ve konformizm eleştirisi olan, en bilinen eseri Uluma, 1956 senesinde
toplatıldı ve müstehcenlik ve eşcinsellik suçlamalarıyla yargılandığı davadan,
1957’de, düşünce özgürlüğü kapsamında beraat etti.
Emperyalizm,
otorite ve savaş karşıtı olmakla birlikte, uyuşturucu yanlısıydı. Bürokrasi,
militarizm, kapitalizm, cinsel baskı ve şiddet düşmanı; Doğu Mistisizmi’ne
açık, multikültürlülüğü savundu.
1967,
Gayri Resmî Otoriteye Direnmeye Çağrı; RESIST manifestosu ile 68, Yazarlar ve
Editörler Savaş Vergisi Protestosu imzacısı, çağrıcısı ve direnişçisiydi.
CIA’in
Asya Üçgeni Uyuşturucu Trafiği konusundaki yüzleşme isteği, örgütün yöneticisi
Richard Helms tarafından reddedildi.
Ve
o da LSD etkisinde, kendi seçtiği kayıtları; sürekli tekrarlar halinde
dinlemeyi içeren deneyde, Stanford Üniversitesi’nde -bilgisi dışında- MK
Ultra’nın, sayısı tam kestirilemeyen kobaylarından; maalesef birisiydi.
Montreal’deki
McGill Üniversitesi, Allen Memorial Enstitüsü’nde, Dr Ewen Cameron yönetiminde;
yerliler, çocuklar ve garibanlar üstünde; altmış günlük, sürekli aynı kayıtlar
dinletilerek, elektroşok ve LSD ile barbitürat verilen kobayların beyin
fonksiyonlarını EEG üzerinden takip edip kaydederek yapılan, uyku tedavisinin;
aslında MK Ultra’nın parçası olan, Alt Proje 68 kapsamındaki çalışmalar
olduğunun ortaya çıkması; Kanada’da sansasyon yaratan, büyük bir skandaldı.
Kalıcı
beyin hasarı, depresyon, hafıza kaybı, nevrotizm ve korku gibi ciddi zararlar
bırakan ve beynin işleyişini geri dönüşsüz olarak, ciddi şekilde bozan ve
kitlesel olan bu deneylerin amaçları; uyuşturucu etkisinde kişisel gelişim veya
kimlik güçlendirme maksadıyla aynı kayıtların sürekli tekrarlarıyla telkinde
bulunma, psişik yönlendirme ve kalıp değiştirme yoluyla manipülasyon ve beyin
yıkama olarak özetlenebilir.
Tabii
Batı Almanya, Japonya, Filipinler ve Latin Amerika ile gizli esir kampları
dışında da bu çalışmaların yapılması, dünya çapında bir şok etkisi yaratarak;
ülkelerin iç kamuoylarında da “acaba bizde de yapıldı mı?” sorularını doğurdu.
NATO
üyesi ve dünyada Amerikan Emperyalizmi’nin jandarmalığını yapan, antikomünist,
bağımlı ve gelişmiş demokrasi ve kurumların işlemediği, yasal düzenlemelerde
ciddi boşluklar bulunan, güçlünün haklı olduğu ve dilediği gibi at
koşturabildiği, müttefiki ABD’nin sadık uşağı ve işbirlikçisi; düşünce ve ifade
hürriyetinin olmadığı, örgütlenmenin yasaklandığı, temel hak ve özgürlüklerin
kısıtlandığı, insan hakları ve demokrasi kültüründen söz edilemeyen, tüm
muhalif seslerin cebir ve şiddet yoluyla baskılandığı Türkiye’de de durum
farklı değildi.
Halkın
haber alma özgürlüğü ve hakikati bilme hakkı ile meslek onurunu koruyarak,
örnek gazetecilik faaliyeti gösteren Nokta Dergisi; 3 ile 17 Mart 1985 tarihli
sayılarında, kapaktan dosya konusu yaptığı haberlerle ve 18 Mart’ta Cumhuriyet
Gazetesi’nde yayınlanan yazılar; durumun vahameti hakkında, küçük bir ipucu
niteliğindeydi.
Semra
Somersan, Güldal Kızıldemir ve elbette Arda Uskan’ı; isimleriyle de anmak
gerekir.
Elektroşokun
babası olarak anılan, nörolog ve psikiyatrist olan, katatoni ve melankoli
tedavileriyle bilinen ve psikoaktif ilaçların, beynin elektriksel
aktivitelerine etkisini inceleyen, Max Fink; 1958 yılında, Roma’daki bir
kongrede tanıştığı Turan İtil’i, davetlisi olarak, 1963’te, Missouri Psikiyatri
Enstitüsü Doçenti pozisyonunda yanına aldı ve böylece birlikte çalışmaya
başladılar.
Evsiz,
kimsesiz ve bağımlıların, akıl hastalarıyla birlikte kobay olarak kullanıldığı;
LSD, meskalin ve lobotomi içeren deneyleri, 1966’da ifşa olunca; görevi, istifa
eden Fink’ten devralan George Ulett ile birlikte, LSD kullanımı yasaklanmasına
rağmen, gizli olarak devam ettiler.
73
İfşası ardından, Ulett ile birlikte istifa ederek; New York Tıp Koleji’nde
ustaları Fink ile tekrar buluştular.
Aynı
yıl, Türkiye’de iki sene önce kurduğu vakfın faaliyetleri, HZI Researchs adıyla
ABD’de de başladı.
76’da
ABD, insan deneylerini yasaklayınca; çalışmalarını Türkiye’de sürdürmek için
TSK ile temasa geçti.
Halihazırda
yürütülen çalışmaların başına; Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden, TRT YK Üyesi ve
12 Eylül’ün faşist Türk İslam Sentezi ideoloğu, Aydınlar Ocağı kurucusu Ayhan
Songar’la; dikensiz gül bahçesi sunan, darbe koşullarında ve üstelik ABD
tarafından doldurulan cebinden masrafları karşılayarak, işe girişti.
Türkiye’deki
vakfın başında, kardeşi; 12 Eylül’ün prototipi olarak seküler, beyaz Türk
Kadını ve cumhuriyet aydını, örnek bir rol model kisvesinde kakalanan; Muazzez
İlmiye Çığ vardı.
Çığ,
Topkapı Sarayı ve Arkeoloji Müzesi çalışanlarını da bu karanlık deneylere alet
etmişti.
Daha
kötüsü; reşit olmayan, liseli ergenler de kobay olarak kullanılmıştı.
Beyin
yıkama deneylerinde; LSD, eroin, meskalin, amfetamin ve MDMA gibi
uyuşturuculara ek olarak; elektroşok ve hipnozun yanında, büyü ve sihir gibi
yöntemler de kullanılarak; sorguda çözülme ve kontrollü hafıza kayıplarıyla
zihin kontrolü denemeleri yapıldı.
Halüsinasyon
ve kalıcı zihinsel hasara yol açan deneylerin kurbanları, neyin içine
düştüğünün farkında değildi.
Dediğimiz
gibi devlette devamlılık esastı. Faşist Diktatör ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan
Evren’den aldığı; denetimsiz, tam yetki ve ABD’den aldığı; sınırsız mali,
teknik ve bilimsel imkân ve kaynaklarla donatılmasından evvelinde de havalı
şekliyle ileri sorgulama teknikleri ya da adlı adınca işkence; kurumsal,
sistemli ve standart prosedürler olarak, devlet tarafından, büyük bir incelik
ve ustalıkla icra edilmekteydi.
12
Mart 1971 karanlığının işkencehanesi olarak ün yapmış Ziver Bey Köşkü’nde,
sorumlu MİT görevlisi Bülent Öztürkmen’di.
Kısa
süren Fenerbahçe’deki futbol kariyerinin ardından, okuyup nöropsikiyatr olan Dr
Memduh Eren; burada kendisine işkence esnasında uyuşturucu verilerek
sorgulandığını ortaya çıkarmıştı.
12
Eylül tutsağı devrimcilerin beyan ve ifadeleriyle suçu sabit olan İtil; sıradan
insanların da kontrol grubu olarak, habersizce kobay olduğu; komünizm
hastalığının tedavisi üzerine yaptığı bilimsel çalışmalarını, Türkiye’den
topladığı verileri ABD’deki merkez şubesinde analiz edip değerlendirme yaparak;
12 Eylül için meşhur “Our Boys!” değerlendirmesinden tanıdığımız, CIA istasyon
şefi olan dostu, Paul Henze’nin teşrifleriyle, 1983-85 yıllarında, iki
uluslararası düzenlediği konferansta; uluslararası terörün çağdaş yönleri ve
Türkiye’de rehabilitasyonu hakkındaki bulgularını, dünyayla paylaştı.
Komünizm
hastalığının, dermansız bir dert olduğu ancak zaman her şeyin ilacıdır denerek,
Allah’tan umut kesilmeyeceği, tıbbın her geçen gün ilerlediği, bir de
sağcıların geri zekâlı olduğu sonuçlarına ulaşan araştırmayı yapan İtil’in;
ABD’deki denklik sınavını geçemediği halde, istisnai olarak hekimlik yapmasına
müsaade edilmiş olması da bir küçük ayrıntıydı. Tıpkı kardeşi Çığ’ın akademik
kariyeri ve titri gibi.
1990
Haziran’ında, vakfına yapılan, Dev-Sol’un bombalı eylemi akabinde; tası tarağı
toplayıp, gerisingeri, Türkiye’nin ithal ettiği, gerçek vatanı ABD’ye kaçtı.
Daha
önce söylediğim gibi devlette devamlılık esastı. Asistanlığını yaptığı,
Songar’ın paltosundan çıkan ve psikolojik harp uzmanı olan Nevzat Tarhan;
eşinin başörtülü olması nedeniyle mecburi olarak, ordudan erken emekli
edildiğini söyleyen ve devletleşmiş, sivil, siyasi iktidarın; paramiliter
kanadı olduğu iddialarıyla gündeme gelen SADAT ve Sedat Peker’le
ilişkilendirilmekte ve kaba işkence yerine, ilaç verilmesinin daha insani
olduğunu savunmaktaydı.
Dönemin
TTB Başkanı Prof Dr Nusret Fişek ise Cumhuriyet’teki Toplum ve Hekim köşesinde;
tıp ve meslek ahlakına aykırı, fukaralığın sömürülmesi ve denetlenmemesinin
yasadışı olduğunu vurgulamıştı.