Bu Blogda Ara

Translate

2.4.26

8. Türkçülük Günü ve Derin Devlet

 

Atsız kendi yayınında, Başbakan Saraçoğlu’na yazdığı iki açık mektupta; komünistlik, Sovyet casusluğu ve vatan hainliğiyle suçladığı Sabahattin Ali, Pertev Naili ve Hasan Ali Yücel gibi kişileri hedef göstererek; başbakanı vazifeye davet eder.

Sabahattin Ali bunun üzerine, Atsız’a hakaret davası açar.

3 Mayıs 1944’te, davanın ikinci duruşmasının görüleceği sırada, aralarında Türkeş’in de bulunduğu faşistler; tekbirler, antikomünist ve ırkçı sloganlar eşliğinde, Ali ve Nâzım’ın kitaplarını yakarak, toplandıkları Ankara Garı’ndan, yürüyüşe geçerler.

Nümayiş, Ulus Meydanı’nda, kolluk tarafından bastırılır.

Yıldönümünde, içinde Atsız ve Türkeş’in de olduğu tutuklular, kendi aralarında ve cezaevinde böylece Türkçülük Günü kutlamalarını başlatırlar.

O dönemlerde, devletin resmî dış politikası; II. Paylaşım Savaşı dışında kalmak, tarafsızlık, denge ve kazanan tarafta yer almak olarak özetlenebilir.

Cidden çok zor, bıçak sırtı ve oldukça tehlikeli bu yaklaşımı yönetebilmek ve alnının akıyla çıkabilmek, böylesine zorlu koşullarda, bu pragmatizmi sürdürebilmek; başta İsmet Paşa’nın başarısı olmakla birlikte, şapka çıkarılacak cinsten, takdire şayandır.

Bu durumun içerideki yansımalarını ve kaçınılmaz olarak yarattığı ortamı, bu bağlama oturtmadan ele alamayız ve anlayamayız.

Bir yanda ağzından köpükler saçarak, gözü dönmüş vaziyette hamaset yapan, kendisi olmadığı için hiçe saydığı binlerce, bu ülkenin yurttaşı ve geleceği olan, gariban gençlerin, halk çocuklarının kanları üzerinden ıslak rüyalar gören, kahramanlık nutukları çeken ve insanlıktan nasibini almamış, savaş çığırtkanı faşist cephe.

Ne mutlu ki kamuoyu bundan ibaret değildi.

Savaşı gören, yaşayan, insanlığın en aşağılık, dibinin dibi bir barbarlık ve vahşet olduğunun farkında, savaşın karşısında ve barışın yanında konumlanan; yükselen faşizmin yok edilmesi gereken, tüm insanlığın sonunu getirebilecek ciddi bir tehdit ve büyük bir tehlike olduğunu bilerek; tüm dünya insanlarının, insanlık namına ve yurtseverce, onurlu bir şekilde karşısında durması gerektiği konusunda direten, aklıselim insanlar da vardı.

Dilleri dışarıda, ağızları açık, hızlı hızlı nefes alan ve gözlerini dikerek, takdirle başlarının okşanmasını bekleyen ve ödüllendirilmeyi hak ettiğini düşünen, sadık faşistler, tüm bunların yerine; yamanmaya çalıştıkları, yüce ve kutsal devlet tarafından, “o işler öyle olmaz, böyle olur” denilerek; Mahsus Mahal, Sansaryan Han’da, tabutluk hücreleri ve Nazi tekniği işkencelerle hızlandırılmış faşizm kurslarına tabii tutuldular.

3 Mayıs nefret gösterileri nedeniyle Irkçılık Davası’ndan yargılanan yirmi üç kişi için tam bir hayal kırıklığı. Yazık.

 

 

1952’de, Kurmay Albay Emin Çobanoğlu idaresinde, emperyalizmin ileri karakolu Türkiye’de, tüm NATO üyesi ülkelerde olduğu gibi ABD projesi olarak, CIA ve Genelkurmay Başkanlığı iş birliğinde; Hususi ve Yardımcı Muharip Birlikleri ismiyle psikolojik savaş departmanı olarak kuruldu.

Son olarak 1992’de Özel Kuvvetler Komutanlığı olmadan önce, 53’te Seferberlik Tetkik Kurulu ve 70’ten itibaren Özel Harp Dairesi isimleriyle faaliyet gösteren gayrinizami harp örgütünün, tek bir vazifesi vardı. O da antikomünizm.

Bu örgütü, 6-7 Eylül Olayları’ndan tanıyoruz. Bir asparagas bahane edilerek, önceden bindirilmiş kıtalarla bir plan dahilinde ilerlediği apaçık provokasyon sonucunda, bu ülkenin yurttaşlarına, örgütlü bir nefret ve cinnetle yapılan toplu katliam ve linçle ortalık yerle bir edilirken, birikimlerine, mallarına ve varlıklarına da; gasp yoluyla el kondu.

Ve bu, bir devlet operasyonuydu.

Benzer paramiliter örgütlenmeye, TMT adıyla Kıbrıs’ta da gidildi.

Maraş, Çorum, Sivas, Gazi Mahallesi ve Beyaz Toroslar gibi Alevi, Kürt ve solcu yurttaşlara yönelen katliamlarda ve hatta 15 Temmuz’da dahi bu örgütün izlerine rastlıyoruz.

Halkına karşı iç savaş aygıtı olarak, gayrinizami harp dedikleri terör etkinliklerinde bulunan, İtalya’da Gladio, bizde Ergenekon olarak anılan, genel adıyla bizim bildiğimiz kontrgerilla.

Mantığı, büyük ve düzenli birlikler yerine, küçük ama işlevsel çeteler vasıtasıyla yıpratma, bozma, kayıplar verdirme ve düşük yoğunluklu çatışmalarla istikrarsızlığı sürekli hale getirme.

Psikolojik harp, istikrar harekâtı ve gayrinizami harp olarak özetlenebilecek adımları izleyen örgütün, operasyon aşamalarıysa kabaca; hazırlık, ilk temas, hedef noktaya sızma, organizasyon, toplanma, görev ve geri intikal olarak sıralanır.

 

 

Kulelideki öğrenciliğinden beri sürdürdükleri mektup arkadaşlıkları, Atsız’ın evinde mektupları bulununca ortaya çıkan ve tutuklanan Türkeş’in; 9 Ekim 1942’de, Tekin Arıburun ve Sadi Koçaş’la birlikte Nazilerle istihbarat, diplomasi, askeri ve daha fazlası hakkında temasa geçtiğini biliyoruz.

Aynı yıl, Gelibolu’da görev yaparken, Atsız’a yazdığı mektuplarda; ırk seviyesinden bahseden, Almanların kazanacağını öngören ve ordudan Türk olmayan mensupların temizlenmesi gerektiği gibi şeylerden söz eden Türkeş; tutukluyken savcıya yazdığı mektupta ise milli duyguların verdiği heyecanla gaza gelip, maksadını aştığını, yalnızca edebi ve parlak görünmek için saçmaladığını, bundan sonra kendi işiyle meşgul olacağına söz vererek; otuz sekiz günlük tutukluluk, ızdırap, elem ve ıslahatla akıllandığını ve bu nedenle af ve tahliye istirham ettiğini söyleyerek; dilenci gibi yalvaran, çocuk gibi ağladığı mektubunda ve vatana ihanetten yargılanırken, vatanına milletine bağlı olduğunu belirterek; davası, yüce ülküsü ırkçılık, Türkçülük ve Turancılık’ı inkar eden, böyle de bir delikanlıydı hani.

Mevcut siciline rağmen, görünmez bir el vasıtasıyla görevli olarak 1948’de Kansas Kara Harp Okulu’nda, ABD’nin yolunu tuttu.

Burada CIA’in Naziler’den öğrendiği, paramiliter NATO örgütleri için Avrupa ve Latin Amerika’da komünizmle mücadele kapsamında, kontrgerilla eğitimi aldı.

Tekrar vatanı ABD’ye dönmeden önce, geldiği TSK’de kontrgerilla eğitimi vererek, bildiklerini Türkiye’de öğretti.

Bu sefer NATO Türkiye Temsil Heyeti’nde, Amerikan çıkarlarını korumak için ayaklanma konularında, Amerikan Harp Taktikleri ve İdeolojileri Doktrinleri’ni öğrendi.

27 Mayıs sonrasında faşist eğilimleri, temel reformlara karşı çıkmaları ve yönetimi demokratik yollarla halka, sivil yurttaşlara bırakılmasına razı olmayan ve bu nedenle tasfiye edilen, emekli edilerek sürgüne gönderilen ve Ondörtler olarak anılan grubun lideri olan Türkeş ve arkadaşları; CIA’den Ruzi Nazar’ın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e müdahalesiyle idamdan kurtarılmıştı.

Faşistlerin temel İnönü alerjilerinin nedeniyle Kemal Paşa’ya sövemeyen siyasal İslamcılar ile birlikte İsmet Paşa’ya nefret kusmaları esasında ve biraz da bu nedenlerledir.

1965’e geldiğimizde, dört ayda genel başkanlığa yükseldiği CMKP’yi ele geçirerek vekil olmuşsa da aynı seçimde TİP’in on altı vekille temsil edilmesi, tam anlamıyla hüsran olmuştu.

Şöyle izah edeyim; 7 Haziran 2015 Seçimleri’nde barajı yıkan, Selahattin Demirtaş önderliğindeki Kürt Hareketi’nin başarısını hazmedemeyerek, tüm demokratik kapıları kapatan Bahçeli MHP’sinin dayatmasıyla gidilen Kasım’daki erken seçime değin, terör saldırılarıyla memleket ateşe atılmış, kana bulanmıştı.

O zaman da hükümetler üstü, iç savaş aygıtı, derin devlet veya Ülkü Ocakları yani Ergenekon isimli kontrgerilla terör örgütü; yükselen toplumsal muhalefeti, işçi sınıfı hareketlerini ve öğrenci eylemlerini bastırmak ve boğmak için sokaklarda terör eylemlerine başlamıştı.

Bozkurtlar Gençlik Örgütü, komünizmle mücadelede devlete destek olmak için SS Fırtına Birlikleri’nden esinlenen, Komando Kampları’nda; yakın dövüş, silah kullanma ve savaş gibi kontrgerilla eğitimlerinin yanında, Komünizmle Mücadele Dernekleri müfredatıyla Dokuz Işık Doktrini propagandasına maruz bırakmak suretiyle lider, örgüt, doktrin hiyerarşinde; gençliğin tepkilerinin, politik reaksiyoner harekete tahvili sağlandı.

Sovyetler’in çökertilmesi kapsamında, Yeşil Kuşak’la başlayan Siyasal İslamcılık’ın gereği olarak; 1969’da MHP adını alan ve Başbuğ ilan edilen Türkeş, Atsız’la ayrışmaya giderek daha sonra 12 Eylül’le devletin resmî ideolojisi olacak, Türk İslam Sentezi çizgisine geçti.

Şanlı 15-16 Haziran 1970, DİSK Büyük İşçi Direnişi’nde de devletin koruma kalkanı olarak, terör vazifesini, halka karşı tırmandırarak sürdüren Ülkücüler; 12 Mart 1971 Faşist Muhtırası ile görevin, TSK’ye devir teslimini yaptı.

Daha önce bahsi geçen, CIA direktörlerinden William Colby de bu faşist terörün kendi mahsulleri olduğunu doğruladı.

“Biz içerdeyiz ama fikirlerimiz iktidarda”nın gönül rahatlığıyla memleketi sabotaj, provokasyon, cinayet ve dış istihbarat örgütleri güdümünde terör yaparak sürükledikleri 12 Eylül Faşist Darbesi karanlığından sonra; ılımlı politikalar izleyerek tıpkı yakın zamanda gözden düşen ve hatta tu kaka olan Fethullah Gülen ve Cemaati gibi ve de onlardan yeniden boşalan kadrolara da geri çağrıldıkları gibi devlette kadrolaşmaya gitmişti MHP.