Atsız
kendi yayınında, Başbakan Saraçoğlu’na yazdığı iki açık mektupta; komünistlik,
Sovyet casusluğu ve vatan hainliğiyle suçladığı Sabahattin Ali, Pertev Naili ve
Hasan Ali Yücel gibi kişileri hedef göstererek; başbakanı vazifeye davet eder.
Sabahattin Ali bunun üzerine, Atsız’a hakaret davası açar.
3
Mayıs 1944’te, davanın ikinci duruşmasının görüleceği sırada, aralarında
Türkeş’in de bulunduğu faşistler; tekbirler, antikomünist ve ırkçı sloganlar
eşliğinde, Ali ve Nâzım’ın kitaplarını yakarak, toplandıkları Ankara Garı’ndan,
yürüyüşe geçerler.
Nümayiş,
Ulus Meydanı’nda, kolluk tarafından bastırılır.
Yıldönümünde,
içinde Atsız ve Türkeş’in de olduğu tutuklular, kendi aralarında ve cezaevinde
böylece Türkçülük Günü kutlamalarını başlatırlar.
O
dönemlerde, devletin resmî dış politikası; II. Paylaşım Savaşı dışında kalmak,
tarafsızlık, denge ve kazanan tarafta yer almak olarak özetlenebilir.
Cidden
çok zor, bıçak sırtı ve oldukça tehlikeli bu yaklaşımı yönetebilmek ve alnının
akıyla çıkabilmek, böylesine zorlu koşullarda, bu pragmatizmi sürdürebilmek;
başta İsmet Paşa’nın başarısı olmakla birlikte, şapka çıkarılacak cinsten,
takdire şayandır.
Bu
durumun içerideki yansımalarını ve kaçınılmaz olarak yarattığı ortamı, bu
bağlama oturtmadan ele alamayız ve anlayamayız.
Bir
yanda ağzından köpükler saçarak, gözü dönmüş vaziyette hamaset yapan, kendisi
olmadığı için hiçe saydığı binlerce, bu ülkenin yurttaşı ve geleceği olan,
gariban gençlerin, halk çocuklarının kanları üzerinden ıslak rüyalar gören,
kahramanlık nutukları çeken ve insanlıktan nasibini almamış, savaş çığırtkanı
faşist cephe.
Ne
mutlu ki kamuoyu bundan ibaret değildi.
Savaşı
gören, yaşayan, insanlığın en aşağılık, dibinin dibi bir barbarlık ve vahşet
olduğunun farkında, savaşın karşısında ve barışın yanında konumlanan; yükselen
faşizmin yok edilmesi gereken, tüm insanlığın sonunu getirebilecek ciddi bir
tehdit ve büyük bir tehlike olduğunu bilerek; tüm dünya insanlarının, insanlık
namına ve yurtseverce, onurlu bir şekilde karşısında durması gerektiği
konusunda direten, aklıselim insanlar da vardı.
Dilleri
dışarıda, ağızları açık, hızlı hızlı nefes alan ve gözlerini dikerek, takdirle
başlarının okşanmasını bekleyen ve ödüllendirilmeyi hak ettiğini düşünen, sadık
faşistler, tüm bunların yerine; yamanmaya çalıştıkları, yüce ve kutsal devlet
tarafından, “o işler öyle olmaz, böyle olur” denilerek; Mahsus Mahal, Sansaryan
Han’da, tabutluk hücreleri ve Nazi tekniği işkencelerle hızlandırılmış faşizm
kurslarına tabii tutuldular.
3
Mayıs nefret gösterileri nedeniyle Irkçılık Davası’ndan yargılanan yirmi üç
kişi için tam bir hayal kırıklığı. Yazık.
1952’de,
Kurmay Albay Emin Çobanoğlu idaresinde, emperyalizmin ileri karakolu
Türkiye’de, tüm NATO üyesi ülkelerde olduğu gibi ABD projesi olarak, CIA ve
Genelkurmay Başkanlığı iş birliğinde; Hususi ve Yardımcı Muharip Birlikleri
ismiyle psikolojik savaş departmanı olarak kuruldu.
Son
olarak 1992’de Özel Kuvvetler Komutanlığı olmadan önce, 53’te Seferberlik
Tetkik Kurulu ve 70’ten itibaren Özel Harp Dairesi isimleriyle faaliyet
gösteren gayrinizami harp örgütünün, tek bir vazifesi vardı. O da antikomünizm.
Bu
örgütü, 6-7 Eylül Olayları’ndan tanıyoruz. Bir asparagas bahane edilerek,
önceden bindirilmiş kıtalarla bir plan dahilinde ilerlediği apaçık provokasyon
sonucunda, bu ülkenin yurttaşlarına, örgütlü bir nefret ve cinnetle yapılan
toplu katliam ve linçle ortalık yerle bir edilirken, birikimlerine, mallarına
ve varlıklarına da; gasp yoluyla el kondu.
Ve
bu, bir devlet operasyonuydu.
Benzer
paramiliter örgütlenmeye, TMT adıyla Kıbrıs’ta da gidildi.
Maraş,
Çorum, Sivas, Gazi Mahallesi ve Beyaz Toroslar gibi Alevi, Kürt ve solcu
yurttaşlara yönelen katliamlarda ve hatta 15 Temmuz’da dahi bu örgütün izlerine
rastlıyoruz.
Halkına
karşı iç savaş aygıtı olarak, gayrinizami harp dedikleri terör etkinliklerinde
bulunan, İtalya’da Gladio, bizde Ergenekon olarak anılan, genel adıyla bizim
bildiğimiz kontrgerilla.
Mantığı,
büyük ve düzenli birlikler yerine, küçük ama işlevsel çeteler vasıtasıyla
yıpratma, bozma, kayıplar verdirme ve düşük yoğunluklu çatışmalarla
istikrarsızlığı sürekli hale getirme.
Psikolojik harp, istikrar harekâtı ve
gayrinizami harp olarak özetlenebilecek adımları izleyen örgütün, operasyon
aşamalarıysa kabaca; hazırlık, ilk temas, hedef noktaya sızma, organizasyon,
toplanma, görev ve geri intikal olarak sıralanır.
Kulelideki
öğrenciliğinden beri sürdürdükleri mektup arkadaşlıkları, Atsız’ın evinde
mektupları bulununca ortaya çıkan ve tutuklanan Türkeş’in; 9 Ekim 1942’de,
Tekin Arıburun ve Sadi Koçaş’la birlikte Nazilerle istihbarat, diplomasi,
askeri ve daha fazlası hakkında temasa geçtiğini biliyoruz.
Aynı
yıl, Gelibolu’da görev yaparken, Atsız’a yazdığı mektuplarda; ırk seviyesinden
bahseden, Almanların kazanacağını öngören ve ordudan Türk olmayan mensupların
temizlenmesi gerektiği gibi şeylerden söz eden Türkeş; tutukluyken savcıya
yazdığı mektupta ise milli duyguların verdiği heyecanla gaza gelip, maksadını
aştığını, yalnızca edebi ve parlak görünmek için saçmaladığını, bundan sonra
kendi işiyle meşgul olacağına söz vererek; otuz sekiz günlük tutukluluk,
ızdırap, elem ve ıslahatla akıllandığını ve bu nedenle af ve tahliye istirham
ettiğini söyleyerek; dilenci gibi yalvaran, çocuk gibi ağladığı mektubunda ve
vatana ihanetten yargılanırken, vatanına milletine bağlı olduğunu belirterek;
davası, yüce ülküsü ırkçılık, Türkçülük ve Turancılık’ı inkar eden, böyle de
bir delikanlıydı hani.
Mevcut
siciline rağmen, görünmez bir el vasıtasıyla görevli olarak 1948’de Kansas Kara
Harp Okulu’nda, ABD’nin yolunu tuttu.
Burada
CIA’in Naziler’den öğrendiği, paramiliter NATO örgütleri için Avrupa ve Latin
Amerika’da komünizmle mücadele kapsamında, kontrgerilla eğitimi aldı.
Tekrar
vatanı ABD’ye dönmeden önce, geldiği TSK’de kontrgerilla eğitimi vererek,
bildiklerini Türkiye’de öğretti.
Bu
sefer NATO Türkiye Temsil Heyeti’nde, Amerikan çıkarlarını korumak için
ayaklanma konularında, Amerikan Harp Taktikleri ve İdeolojileri Doktrinleri’ni
öğrendi.
27
Mayıs sonrasında faşist eğilimleri, temel reformlara karşı çıkmaları ve
yönetimi demokratik yollarla halka, sivil yurttaşlara bırakılmasına razı
olmayan ve bu nedenle tasfiye edilen, emekli edilerek sürgüne gönderilen ve
Ondörtler olarak anılan grubun lideri olan Türkeş ve arkadaşları; CIA’den Ruzi
Nazar’ın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e müdahalesiyle idamdan kurtarılmıştı.
Faşistlerin
temel İnönü alerjilerinin nedeniyle Kemal Paşa’ya sövemeyen siyasal İslamcılar
ile birlikte İsmet Paşa’ya nefret kusmaları esasında ve biraz da bu
nedenlerledir.
1965’e
geldiğimizde, dört ayda genel başkanlığa yükseldiği CMKP’yi ele geçirerek vekil
olmuşsa da aynı seçimde TİP’in on altı vekille temsil edilmesi, tam anlamıyla
hüsran olmuştu.
Şöyle
izah edeyim; 7 Haziran 2015 Seçimleri’nde barajı yıkan, Selahattin Demirtaş
önderliğindeki Kürt Hareketi’nin başarısını hazmedemeyerek, tüm demokratik
kapıları kapatan Bahçeli MHP’sinin dayatmasıyla gidilen Kasım’daki erken seçime
değin, terör saldırılarıyla memleket ateşe atılmış, kana bulanmıştı.
O
zaman da hükümetler üstü, iç savaş aygıtı, derin devlet veya Ülkü Ocakları yani
Ergenekon isimli kontrgerilla terör örgütü; yükselen toplumsal muhalefeti, işçi
sınıfı hareketlerini ve öğrenci eylemlerini bastırmak ve boğmak için sokaklarda
terör eylemlerine başlamıştı.
Bozkurtlar
Gençlik Örgütü, komünizmle mücadelede devlete destek olmak için SS Fırtına
Birlikleri’nden esinlenen, Komando Kampları’nda; yakın dövüş, silah kullanma ve
savaş gibi kontrgerilla eğitimlerinin yanında, Komünizmle Mücadele Dernekleri
müfredatıyla Dokuz Işık Doktrini propagandasına maruz bırakmak suretiyle lider,
örgüt, doktrin hiyerarşinde; gençliğin tepkilerinin, politik reaksiyoner
harekete tahvili sağlandı.
Sovyetler’in
çökertilmesi kapsamında, Yeşil Kuşak’la başlayan Siyasal İslamcılık’ın gereği
olarak; 1969’da MHP adını alan ve Başbuğ ilan edilen Türkeş, Atsız’la ayrışmaya
giderek daha sonra 12 Eylül’le devletin resmî ideolojisi olacak, Türk İslam
Sentezi çizgisine geçti.
Şanlı
15-16 Haziran 1970, DİSK Büyük İşçi Direnişi’nde de devletin koruma kalkanı
olarak, terör vazifesini, halka karşı tırmandırarak sürdüren Ülkücüler; 12 Mart
1971 Faşist Muhtırası ile görevin, TSK’ye devir teslimini yaptı.
Daha
önce bahsi geçen, CIA direktörlerinden William Colby de bu faşist terörün kendi
mahsulleri olduğunu doğruladı.
“Biz
içerdeyiz ama fikirlerimiz iktidarda”nın gönül rahatlığıyla memleketi sabotaj,
provokasyon, cinayet ve dış istihbarat örgütleri güdümünde terör yaparak
sürükledikleri 12 Eylül Faşist Darbesi karanlığından sonra; ılımlı politikalar
izleyerek tıpkı yakın zamanda gözden düşen ve hatta tu kaka olan Fethullah
Gülen ve Cemaati gibi ve de onlardan yeniden boşalan kadrolara da geri
çağrıldıkları gibi devlette kadrolaşmaya gitmişti MHP.