Peyami Safa’dan başlamamın nedeni, her şeye rağmen kayda değer ve ciddiye alınabilecek ürünleri ve aşırı duygusal tepkileri nedeniyle samimi buluyor olmam.
Hem
Nâzım hem Necip Fazıl’la dost ve kanlı bıçaklı olan Safa’nın isim babası,
gerçek bir öncü aydın olan Tevfik Fikret’ti.
Bir
yandan ölesiye nefret ettiği ve yozlaşmanın parçası olarak sürdürdüğü hayatı,
çevresi, alışkanlıkları, muhiti ve arkadaşları; bariz bir tutarsızlık olarak
göze çarpsa da yaşamı direkt olarak Doğu-Batı Sentezci Liberalizm olarak
özetlenebilir ki tüm tarafların ahlaksızlığını almış olmanın getirdiği
çelişkilerin; eserlerine yansıması, tarihte durduğu yerleri ve görüşlerini
açıklamaya yardımcı olur.
Çalıştığı
gazete söverken, o Nâzım’a destek verdiği için Cumhuriyet’ten istifa edecek
denli delikanlı bir dost iken; araları açıldığında, antikomünizm şövalyesine
dönüşen ve 50’de bu defa Nâzım affına karşı çıkan Safa, Necip Fazıl’la da iki
münakaşaları arasında, fırsat buldukça Aziz Nesin ve Çetin Altan’la da
polemiklere girmiştir.
Mistisizme
de özel ilgisi olan yazar; dinsiz ve solcu CHP’ye karşı, Menderes ve DP’yi
desteklerken, yine buna uygun, bulunduğu milliyetçi ve muhafazakâr çizginin
gereği olarak; savaşta Nazileri desteklemiştir.
Belki
de daha önce adı geçen ve onu yere göğe sığdıramayan, saygıda kusur etmeyen
Ayhan Songar, aralarının açılmadığı tek dostu olabilir.
Ve
sağın ete, kemiğe bürünmüş gerçek hali olarak; sağcıların, dört elle sımsıkı
sarılarak sahiplendiği idolü, mentoru ve rol modeli.
Evet.
Necip
Fazıl.
İslamcı
ideolog, komplo teorisyeni, Nakşibendi, antikomünist ve Amerikancı.
Azılı
bir cumhuriyet ve Mustafa Kemal düşmanı olarak; II. Abdülhamid, Vahdettin, Said
Nursi ve İskilipli Atıf gibilerini kahraman ilan eden Fazıl’ın, zihin dünyasını
anlamak için Menemen Olayı ve 31 Mart Vakası’na; Yahudi, -Eyes Wide Shut’taki-
Masonlar ve İTC tertibi bir komplo olarak ilanı ve Hareket Ordusu için ise
şuursuzlar sürüsü olarak yaptığı tanıma bakmak yeterli olacaktır.
Kişiliği
hakkında izlenimler elde etmek için de yakalandığı kumar baskını hakkında,
orada röportaj için bulunduğunu iddia etmesi; faiz, dans, heykel, zina, kumar,
içki ve uyuşturucuya kısas isterken; devlet bursuyla gönderildiği Paris’ten,
kötü alışkanlıkları yüzünden başarısız olarak yurda dönüşüne ve son nefesine
kadar; içki, kumar ve at yarışı düşkünlüklerini sürdürmesine bakılabilir.
Menderes’e
köle olmaktan şeref duyan, para için dilenirken yazdığı mektuplarda yalvaran,
kendini acındıran tavrına ve kumar borçları için DP’nin verdiği Örtülü
Ödenek’ten aldığı paralar karşılığında, CHP’ye iftiralarına bakılabilir.
Üstelik
1940’ta aday gösterilmeyene kadar CHP’li olan ve iktidara gelene dek DP’ye de
muhalefet eden birisidir.
1970-74
arası Erbakancı, 77-80’de Türkeşçi ve 81-83 döneminde de Özalcı oluşu; kendi
içinde barındırdığı mantıkta, gayet tutarlıdır.
Büyük
Doğu Dergisi ve bu dergide Kemalizm’e alternatif olarak kaleme aldığı
Nizamname, Dokuz Umde ve Başyüce gibi kavramları, entelektüel mirasıdır.
Necip
Fazıl için dolandırıcı ve pislik gibi ifadelerde bulunan ancak yine laiklik ve
Kemal Paşa düşmanlığı ile İslamcı bir komplo teorisyeni ve Erbakan’ın dostu,
Türkeş’in kankisi olmak gibi ortak özelliklerinin çokluğu nedeniyle belki de
hocasıyla karıştırılmamak ve tanınmak adına; dondurmacı, fesli kılığında gezen
ve bir diğer el üstündeki değer olarak, Kadir Mısıroğlu’nu anmamak ayıp olurdu.
Kemalist
Cumhuriyet’in politikası toprak reformuna ve İnönü CHP’sine muhalefet eden
toprak ağaları ile yönetim kademesinde, istediği pozisyonlara gelemeyenlerin
kurduğu DP ile iktidara gelen ve sonu idamla biten, ülkedeki tüm sağın kökeni
ve kaynağını teşkil eden Menderes dönemine bir göz atalım.
Kore
Savaşı’na asker göndererek NATO’ya katılan ve aldığı Marshall Yardımları’na
karşılık olarak devleti, tepeden tırnağa ABD’ye uyumlu olacak şekilde ve onun
hizmetinde yeniden yapılandırmaya girişen Menderes; savaş sonrası çift kutuplu
dünyada, tercihini kapitalist bloktan yana kullanarak, bağımsız Türkiye
Cumhuriyeti’ni, emperyalizme göbekten bağımlı bir uydu devlet ve kukla
iktidardan ibaret bir sömürgeye dönüştürdü.
İcraatları
arasında, ilk sırada; ücra kırsallarda yaşayan, gariban halk çocuklarının,
cumhuriyetin getirdiği fırsat eşitliği sayesinde ilk defa çağdaş imkânlar ve
bilimsel eğitimle tanıştığı ve bu nedenle gönülden bağlı olduğu cumhuriyete;
borcunu ödemek için canını dişine takarak çalıştığı ve sıkıca sarıldığı,
ileriye götürmek için gönüllü fedakarlıklarda bulunan; cumhuriyetin yarattığı
ve cumhuriyeti yaratan, onu kurumsallaştıran nesilleri yetiştiren Köy
Enstitüleri ve Halkevleri’ni kapatmak vardı.
Çünkü
Menderes’in millet konseptinde; yoksul, geri bırakılmış, cehaletin
karanlığında, bireyselleşememiş ve kabile mantığında yaşayıp ölen, verilen
sadakaya şükreden, daha fazlası hakkını talep etmeyen, düşünmeyen, gelişmeyen,
kendini gerçekleştiremeyen, boyun eğmiş, otoriteye koşulsuz şartsız itaat eden
ve yalnızca ucuz işgücü gözüyle baktığı bir üretim faktöründen ve askerden
başka bir şey yoktu. Arapça ezan uygulaması da bu kapsamdaydı.
Devleti
dönüştürdüğü karşıdevrimlere bakacak olursak kabaca; orduyu, olası bir işgalde
halkı ve sınırları koruyacak bir özsavunma örgütü olmaktan çıkarıp; beklenen
bir iç savaşta, kendi halkına karşı savaşacak ve aynı pratiği, NATO’nun
jandarması olarak görevlendirildiği takdirde, başka ülkelerin halklarına karşı
da tatbik edebilecek bir iç savaş aygıtına dönüştürdü.
Aynı
şekilde diğer tüm kolluk güçleri de bir avuç egemenin ayrıcalıklarını kendi
halkına karşı savunacak şekilde görevlendirildi.
Uzun
süreli ve denetlenemez iktidarı boyunca, gittikçe otoriterleşen ve uyguladığı
kutuplaşma siyaseti ve yaptığı baskılar sonucunda illallah ettiren Menderes,
Vatan Cephesi ve Tahkikat Komisyonu gibi antidemokratik uygulamalarla da
yetinmeyip hızını alamıyor; bir yandan ordu ve yargıya darbe yaparken bir
yandan da kamu kaynak ve devlet olanaklarını, TRT gibi propaganda aracına
dönüştürüyordu.
“Bana
her şey seni hatırlatıyor”
Olmazsa
olmaz uygulamaların bir ayağı da serbest piyasacılık ve ülkenin
özkaynaklarının, yabancı sermayenin talan ve işgaline açmaktı.
1958’de
yaşanan devalüasyonla 2 liradan, 9 TL’ye fırlayan dolar; bir anda moratoryum
ilanı ve IMF ile Stand-by anlaşmalarını getirmişti. (Hani cehape zihniyetiydi?)
Yani ekonomi de nanay.
28
Nisan 1960 günü, Menderes ve DP iktidarının antidemokratik uygulamalarını
protesto eden, İstanbul Üniversitesi’nin devrimci öğrenci gençlerine karşı;
yine tarih yazan ve devletin gücünü gösteren, ayağına taş değmesin, kahraman,
cefakar ve vefakar polisimiz; kendi okulunda, Beyazıt Meydanı’nda; sivil,
silahsız ve en temel demokratik protesto hakkını, barışçıl yöntemlerle
kullanmaya çalışan, İstanbul Üniversitesi öğrencisi, devrimci bir genci, Turan
Emeksiz’i; kasıtlı bir şekilde ve gözünü kırpmadan katletti. Henüz yirmi
yaşındaydı.
Teşhis
edilen fail, Bumin Yamanoğlu adlı polis olmasına rağmen, ceza almamıştır.
Anıtkabir’e
defnedilen naaşı, daha sonra oradan kaldırıldığı gibi 12 Eylül Faşist Darbesi
de ismini; verildiği meydanlardan, okullardan kaldırarak, toplumun hafızasından
silmeye kalkışsa da adı unutulmamış, mekânlarda ve mücadelemizde ve de
toplumsal belleğimizde yaşamaya devam etmektedir.
555K
parolasıyla 5 Mayıs 1960’ta, saat beşte, Kızılay’da buluşan halk; devlet gücünü
tekeline almış Menderes ve DP iktidarına karşı, cumhuriyet tarihinin ilk ve en
büyük sivil itaatsizlik eylemini, kitlesel olarak gerçekleştirmişti.
“İşte
o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”
Ve
27 Mayıs 1960 günü, TSK darbe yaparak yönetime el koydu. DP iktidarı ve
Menderes’in sonunu getiren de bu oldu.
Her
ne kadar, bir Puşkin değilse de ardından, Menderes’in paltosundan çıkanların
başında; bugünlerde demokrasi havarisi gibi badem gözlülerden olsa da
Denizler’in idamına, iki elimi kaldırarak ve arkasına dönüp oy verenleri
kontrol ederken, coşkuyla pişmiş kelle gibi sırıtan, Maraş ve Sivas
Katliamları’ndan da tanıdığımız; DP, AP ve DYP’de sürdürdüğü siyasi kariyerinde
cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık görevlerinde de bulunmuş, eli kanlı katil
Süleyman Demirel gelir.
1969’da,
Demirel adaylığını veto edince, Bağımsız Konya Milletvekili seçilen Necmettin
Erbakan da Millî Görüş yani Türkiye’deki Siyasal İslam’ın öncüsüdür.
Milliyetçi
Cephe Hükümetleri ve ardından RP dönemindeki Ankara ve İstanbul belediye
seçimlerini kazanarak, uzun süre siyasi arenada boy gösteren Melih Gökçek ve
neredeyse çeyrek asırdır ülkeyi yöneten Tayyip Erdoğan, onun talebeleridir.
Darbeden
yalnızca altı gün önce, Konya’da düzenlediği Kudüs Mitingi ve şeriat çağrıları,
12 Eylül’ün bahanelerinden olmuştur.
28
Şubat’a direnmeyen ve usulca çekilen Erbakan’ın ardında bir de kayıp trilyon
davası kalmıştır.
Yine
o dönemler hizmet ettiği ABD’den, kuduz gibi sakın affetmeyin, asın diye mektup
gönderdiği Üç Fidan: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı; gözünü
kırpmadan ipe gönderen, bir diğer eli kanlı katil Turgut Özal.
O
da Amerika’dan ithal, Dünya Bankası’ndan bir teknokrat olarak geldiği
Türkiye’de, ülkeyi neoliberalizmin işgaline açan 24 Ocak Kararları altında
imzası olan ve darbenin üzerine kurduğu ANAP ile cumhurbaşkanlığı ve
başbakanlık makamlarına oturan, birisi.
Öncesinde,
1977’de Erbakan’ın MSP İzmir adayı olarak girdiği yarışı kaybetmiş, vekil
olamamıştı.
Hayalini
kurduğu, iki buçuk partili başkanlık sistemi, ona nasip olmadan, gözleri açık
gitti.