Bu Blogda Ara

Translate

9.4.26

9. Türkiye Sağı

 

Peyami Safa’dan başlamamın nedeni, her şeye rağmen kayda değer ve ciddiye alınabilecek ürünleri ve aşırı duygusal tepkileri nedeniyle samimi buluyor olmam.

Hem Nâzım hem Necip Fazıl’la dost ve kanlı bıçaklı olan Safa’nın isim babası, gerçek bir öncü aydın olan Tevfik Fikret’ti.

Bir yandan ölesiye nefret ettiği ve yozlaşmanın parçası olarak sürdürdüğü hayatı, çevresi, alışkanlıkları, muhiti ve arkadaşları; bariz bir tutarsızlık olarak göze çarpsa da yaşamı direkt olarak Doğu-Batı Sentezci Liberalizm olarak özetlenebilir ki tüm tarafların ahlaksızlığını almış olmanın getirdiği çelişkilerin; eserlerine yansıması, tarihte durduğu yerleri ve görüşlerini açıklamaya yardımcı olur.

Çalıştığı gazete söverken, o Nâzım’a destek verdiği için Cumhuriyet’ten istifa edecek denli delikanlı bir dost iken; araları açıldığında, antikomünizm şövalyesine dönüşen ve 50’de bu defa Nâzım affına karşı çıkan Safa, Necip Fazıl’la da iki münakaşaları arasında, fırsat buldukça Aziz Nesin ve Çetin Altan’la da polemiklere girmiştir.

Mistisizme de özel ilgisi olan yazar; dinsiz ve solcu CHP’ye karşı, Menderes ve DP’yi desteklerken, yine buna uygun, bulunduğu milliyetçi ve muhafazakâr çizginin gereği olarak; savaşta Nazileri desteklemiştir.

Belki de daha önce adı geçen ve onu yere göğe sığdıramayan, saygıda kusur etmeyen Ayhan Songar, aralarının açılmadığı tek dostu olabilir.

Ve sağın ete, kemiğe bürünmüş gerçek hali olarak; sağcıların, dört elle sımsıkı sarılarak sahiplendiği idolü, mentoru ve rol modeli.

Evet.

Necip Fazıl.

İslamcı ideolog, komplo teorisyeni, Nakşibendi, antikomünist ve Amerikancı.

Azılı bir cumhuriyet ve Mustafa Kemal düşmanı olarak; II. Abdülhamid, Vahdettin, Said Nursi ve İskilipli Atıf gibilerini kahraman ilan eden Fazıl’ın, zihin dünyasını anlamak için Menemen Olayı ve 31 Mart Vakası’na; Yahudi, -Eyes Wide Shut’taki- Masonlar ve İTC tertibi bir komplo olarak ilanı ve Hareket Ordusu için ise şuursuzlar sürüsü olarak yaptığı tanıma bakmak yeterli olacaktır.

Kişiliği hakkında izlenimler elde etmek için de yakalandığı kumar baskını hakkında, orada röportaj için bulunduğunu iddia etmesi; faiz, dans, heykel, zina, kumar, içki ve uyuşturucuya kısas isterken; devlet bursuyla gönderildiği Paris’ten, kötü alışkanlıkları yüzünden başarısız olarak yurda dönüşüne ve son nefesine kadar; içki, kumar ve at yarışı düşkünlüklerini sürdürmesine bakılabilir.

Menderes’e köle olmaktan şeref duyan, para için dilenirken yazdığı mektuplarda yalvaran, kendini acındıran tavrına ve kumar borçları için DP’nin verdiği Örtülü Ödenek’ten aldığı paralar karşılığında, CHP’ye iftiralarına bakılabilir.

Üstelik 1940’ta aday gösterilmeyene kadar CHP’li olan ve iktidara gelene dek DP’ye de muhalefet eden birisidir.

1970-74 arası Erbakancı, 77-80’de Türkeşçi ve 81-83 döneminde de Özalcı oluşu; kendi içinde barındırdığı mantıkta, gayet tutarlıdır.

Büyük Doğu Dergisi ve bu dergide Kemalizm’e alternatif olarak kaleme aldığı Nizamname, Dokuz Umde ve Başyüce gibi kavramları, entelektüel mirasıdır.

Necip Fazıl için dolandırıcı ve pislik gibi ifadelerde bulunan ancak yine laiklik ve Kemal Paşa düşmanlığı ile İslamcı bir komplo teorisyeni ve Erbakan’ın dostu, Türkeş’in kankisi olmak gibi ortak özelliklerinin çokluğu nedeniyle belki de hocasıyla karıştırılmamak ve tanınmak adına; dondurmacı, fesli kılığında gezen ve bir diğer el üstündeki değer olarak, Kadir Mısıroğlu’nu anmamak ayıp olurdu.

Kemalist Cumhuriyet’in politikası toprak reformuna ve İnönü CHP’sine muhalefet eden toprak ağaları ile yönetim kademesinde, istediği pozisyonlara gelemeyenlerin kurduğu DP ile iktidara gelen ve sonu idamla biten, ülkedeki tüm sağın kökeni ve kaynağını teşkil eden Menderes dönemine bir göz atalım.

Kore Savaşı’na asker göndererek NATO’ya katılan ve aldığı Marshall Yardımları’na karşılık olarak devleti, tepeden tırnağa ABD’ye uyumlu olacak şekilde ve onun hizmetinde yeniden yapılandırmaya girişen Menderes; savaş sonrası çift kutuplu dünyada, tercihini kapitalist bloktan yana kullanarak, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni, emperyalizme göbekten bağımlı bir uydu devlet ve kukla iktidardan ibaret bir sömürgeye dönüştürdü.

İcraatları arasında, ilk sırada; ücra kırsallarda yaşayan, gariban halk çocuklarının, cumhuriyetin getirdiği fırsat eşitliği sayesinde ilk defa çağdaş imkânlar ve bilimsel eğitimle tanıştığı ve bu nedenle gönülden bağlı olduğu cumhuriyete; borcunu ödemek için canını dişine takarak çalıştığı ve sıkıca sarıldığı, ileriye götürmek için gönüllü fedakarlıklarda bulunan; cumhuriyetin yarattığı ve cumhuriyeti yaratan, onu kurumsallaştıran nesilleri yetiştiren Köy Enstitüleri ve Halkevleri’ni kapatmak vardı.

Çünkü Menderes’in millet konseptinde; yoksul, geri bırakılmış, cehaletin karanlığında, bireyselleşememiş ve kabile mantığında yaşayıp ölen, verilen sadakaya şükreden, daha fazlası hakkını talep etmeyen, düşünmeyen, gelişmeyen, kendini gerçekleştiremeyen, boyun eğmiş, otoriteye koşulsuz şartsız itaat eden ve yalnızca ucuz işgücü gözüyle baktığı bir üretim faktöründen ve askerden başka bir şey yoktu. Arapça ezan uygulaması da bu kapsamdaydı.

Devleti dönüştürdüğü karşıdevrimlere bakacak olursak kabaca; orduyu, olası bir işgalde halkı ve sınırları koruyacak bir özsavunma örgütü olmaktan çıkarıp; beklenen bir iç savaşta, kendi halkına karşı savaşacak ve aynı pratiği, NATO’nun jandarması olarak görevlendirildiği takdirde, başka ülkelerin halklarına karşı da tatbik edebilecek bir iç savaş aygıtına dönüştürdü.

Aynı şekilde diğer tüm kolluk güçleri de bir avuç egemenin ayrıcalıklarını kendi halkına karşı savunacak şekilde görevlendirildi.

Uzun süreli ve denetlenemez iktidarı boyunca, gittikçe otoriterleşen ve uyguladığı kutuplaşma siyaseti ve yaptığı baskılar sonucunda illallah ettiren Menderes, Vatan Cephesi ve Tahkikat Komisyonu gibi antidemokratik uygulamalarla da yetinmeyip hızını alamıyor; bir yandan ordu ve yargıya darbe yaparken bir yandan da kamu kaynak ve devlet olanaklarını, TRT gibi propaganda aracına dönüştürüyordu.

“Bana her şey seni hatırlatıyor”

Olmazsa olmaz uygulamaların bir ayağı da serbest piyasacılık ve ülkenin özkaynaklarının, yabancı sermayenin talan ve işgaline açmaktı.

1958’de yaşanan devalüasyonla 2 liradan, 9 TL’ye fırlayan dolar; bir anda moratoryum ilanı ve IMF ile Stand-by anlaşmalarını getirmişti. (Hani cehape zihniyetiydi?) Yani ekonomi de nanay.

28 Nisan 1960 günü, Menderes ve DP iktidarının antidemokratik uygulamalarını protesto eden, İstanbul Üniversitesi’nin devrimci öğrenci gençlerine karşı; yine tarih yazan ve devletin gücünü gösteren, ayağına taş değmesin, kahraman, cefakar ve vefakar polisimiz; kendi okulunda, Beyazıt Meydanı’nda; sivil, silahsız ve en temel demokratik protesto hakkını, barışçıl yöntemlerle kullanmaya çalışan, İstanbul Üniversitesi öğrencisi, devrimci bir genci, Turan Emeksiz’i; kasıtlı bir şekilde ve gözünü kırpmadan katletti. Henüz yirmi yaşındaydı.

Teşhis edilen fail, Bumin Yamanoğlu adlı polis olmasına rağmen, ceza almamıştır.

Anıtkabir’e defnedilen naaşı, daha sonra oradan kaldırıldığı gibi 12 Eylül Faşist Darbesi de ismini; verildiği meydanlardan, okullardan kaldırarak, toplumun hafızasından silmeye kalkışsa da adı unutulmamış, mekânlarda ve mücadelemizde ve de toplumsal belleğimizde yaşamaya devam etmektedir.

555K parolasıyla 5 Mayıs 1960’ta, saat beşte, Kızılay’da buluşan halk; devlet gücünü tekeline almış Menderes ve DP iktidarına karşı, cumhuriyet tarihinin ilk ve en büyük sivil itaatsizlik eylemini, kitlesel olarak gerçekleştirmişti.

“İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”

Ve 27 Mayıs 1960 günü, TSK darbe yaparak yönetime el koydu. DP iktidarı ve Menderes’in sonunu getiren de bu oldu.

Her ne kadar, bir Puşkin değilse de ardından, Menderes’in paltosundan çıkanların başında; bugünlerde demokrasi havarisi gibi badem gözlülerden olsa da Denizler’in idamına, iki elimi kaldırarak ve arkasına dönüp oy verenleri kontrol ederken, coşkuyla pişmiş kelle gibi sırıtan, Maraş ve Sivas Katliamları’ndan da tanıdığımız; DP, AP ve DYP’de sürdürdüğü siyasi kariyerinde cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık görevlerinde de bulunmuş, eli kanlı katil Süleyman Demirel gelir.

1969’da, Demirel adaylığını veto edince, Bağımsız Konya Milletvekili seçilen Necmettin Erbakan da Millî Görüş yani Türkiye’deki Siyasal İslam’ın öncüsüdür.

Milliyetçi Cephe Hükümetleri ve ardından RP dönemindeki Ankara ve İstanbul belediye seçimlerini kazanarak, uzun süre siyasi arenada boy gösteren Melih Gökçek ve neredeyse çeyrek asırdır ülkeyi yöneten Tayyip Erdoğan, onun talebeleridir.

Darbeden yalnızca altı gün önce, Konya’da düzenlediği Kudüs Mitingi ve şeriat çağrıları, 12 Eylül’ün bahanelerinden olmuştur.

28 Şubat’a direnmeyen ve usulca çekilen Erbakan’ın ardında bir de kayıp trilyon davası kalmıştır.

Yine o dönemler hizmet ettiği ABD’den, kuduz gibi sakın affetmeyin, asın diye mektup gönderdiği Üç Fidan: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı; gözünü kırpmadan ipe gönderen, bir diğer eli kanlı katil Turgut Özal.

O da Amerika’dan ithal, Dünya Bankası’ndan bir teknokrat olarak geldiği Türkiye’de, ülkeyi neoliberalizmin işgaline açan 24 Ocak Kararları altında imzası olan ve darbenin üzerine kurduğu ANAP ile cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık makamlarına oturan, birisi.

Öncesinde, 1977’de Erbakan’ın MSP İzmir adayı olarak girdiği yarışı kaybetmiş, vekil olamamıştı.

Hayalini kurduğu, iki buçuk partili başkanlık sistemi, ona nasip olmadan, gözleri açık gitti.