Bu Blogda Ara

Translate

23.4.26

11. Ayılan

  

Girit Zaferi şerefine, uzun süre Atina’da sergilenen ve zamana yenik düşen parçaları, yenisiyle değiştirilen ve nihayetinde orijinal bir tek parçası kalmayan, meşhur Theseus’un Gemisi’ne, bir şekilde hepimiz aşinayızdır sanıyorum.

Son tahlilde tepeden tırnağa tüm parçaları değişen gemi hâlâ aynı gemi sayılır mı yoksa artık başka bir gemiye mi dönüşmüştür?

Çözüme, çıkma parçalarla yapılan ikinci gemi üzerinden giden Hobbes’un vardığı sonuç, başka bir gemi olduğu yönündedir.

Olaya varlıkların sürekli değişim halinde olduğu üzerinden giden Heraklitos’a göreyse daha Atina’ya vardığının ertesi, farklı gemi olmuştur.

Jung’un dediğine göre, psikolojik yasaların en harikası; her şeyin kendi karşıtına dönüşmesidir.

Yine Heraklitos, çoğunluğun uzak olduğu bir ortak akıldan bahseder ve buna göre logos: değişmeyen tek şeyin değişim olduğudur.

Ve yine buna göre, karşıtların savaşı, oluşun zorunlu ve tek koşuludur.

Süregiden çatışmaların oluşturduğu kaosun dinamik harmonisi ve ahengi evrendir.

Derin bir içgörü ve sezgisel kavrayış keskinliğiyle bundan seneler önce eriştiği bu hakikat, bana da akla yatkın ve mantıklı gelmesinin yanında, eldeki veriler ve bulgular da bu önermeyi destekler nitelikte.

Belirli aralıklarla ve düzenli olarak, yeni bir şeymiş gibi Amerika’yı yeniden keşfedenlerin yanında; kalubeladan kalma hurafelerle de zihinlerimizi zehirleyerek insanları; ısrarlı hataları tekrara zorlayan şarlatanların çabası, en azından uzun vadede beyhudedir. Bazen ciddi boyutlara ulaşıp onarılmaz sonuçlara ulaşsa da.

Bazılarınız, hiç Marx ve Engels okumamış gibi cahilsiniz.

Peki, kendisi de Giritli olan Epimenides’in, “Tüm Giritliler yalancıdır.” demeci; hemşerileri tarafından, düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında ve eleştiri hakkı sınırlarında değerlendirilen ve nihayetinde; uzay boşluğunda yankılandıktan sonra kaybolan, havaya karışan ve kimseye yahut hiçbir şeye zarar vermeye kabil olmayan ve kendi aralarında ve başkalarına makarasını yaptıkları ve gülüp geçtikleri, etkisiz; bir söz olarak mı ele alındı?

Yoksa Giritlilikten başka, elinde bir şeyi olmayan, gurur duydukları hemşerileri tarafından ‘Girit’i, Giritlilik’i aşağılamak’ ile suçlandığı bir yargılamanın sonunda, cezalandırılması mı istendi acaba?

Elbette Giritliler’in kendi aralarında bu muhabbeti yapmaları ya da içlerinden birinin, örneğin bir Atinalı’ya şakasına veya ciddi ciddi övünerek yahut yakınarak söylemesi veya sırf paradoksa sokmak için sarf etmesiyle Giritsiz birinin, örneğin bir Atinalı’nın bunu bir Giritli’ye veya başka birine söylemesi aynı şey değildir.

Kavga veya örneğin, savaş sebebi bile olabilir.

“Girit Milleti dürüsttür.” deseydi, hemşerileri büyük olasılıkla bunda mutabık olurlardı ve tatsızlık çıkmazdı.

Ancak tam aksini söylemenin, toplumda infial yaratma ihtimaline sahip olması; mantık açısından hiçbir farkı olmayan, iki yanlış genellemenin, iki aşırı uçta tepkileri, kolaylıkla doğurabilmesi; saçma olduğu kadar, sakat ve hastalıklı bir fanatikliği de gözler önüne seriyor.

O zaman bir Atinalı’nın, gerçeği yansıtmayan bir argümanla bir Giritli’ye, canını acıtmak için saldırması ya da Giritli’nin namus meselesi yaptığı bir yalan uğruna; belki de hiç de böyle düşünmeyen ve söylememiş bir Atinalı’yı boğazlaması, gaza gelip savaşması ne kadar akıl kârı?

“Her şeyin de şakası yapılmaz”dan, “inanmıyorsan da saygı duy”a kadar, oralardan da “değersiz alt yaşam formu olarak biat et”e ve nihayetinde “geber, iğrenç, aşağılık, pislik”e kadar uzanan bir hat boyunca görülen; aslında temsil ettiği düşünülen yüce ve kutsal sembol ve işaretlere indirgenen, içi boşaltılarak zamanla içeriksizleşmiş ve artık aslında temsil ettiği hiçbir şey olmadığını gizleyen sembollere sarılarak, bir deliliğin paylaşıldığı, ortak bir ruh haliyle erekte olan, gözü dönmüş vaziyette linç ve cezalandırma talep eden, saldırgan kalabalıklara; derin bir üzüntüyle ve şaşarak bakarım.

Mağara resimleri yüzünden birbirine kıyan insanları düşünmek, oldukça hazin.

Yoldan çevirdiği ve yol soran bir turiste ya da turist olarak gittiği memlekette, yol sorduğu birine; kaşla göz arasında, aslında nasıl yüce, kahramanlıklarla dolu ve zengin bir kültürden geldiğini ancak karşısındakinin adi, şerefsiz ve acımasız sömürgeciler olduğunu, işgalci filan olduğunu; böyle bir hışımla kusan birisiyle ağzı beş karış, hayranlıkla öve öve bitiremeyen, imrendiği ve bu yüksek gördüğü kültürü güzelleyenin motivasyonu; aynı aşağılık kompleksidir.

Ve muhtemelen karşıdaki de “Çattık ya, ben ne alaka?” filan diye düşünür.

Tıpkı yanlarında getirdikleri hastalıklarla salgınlara neden olan ve karşılarında insan altı ve ilkel gördükleri uygarlıklara; medeniyet diye getirdikleri, kendi kültürlerini empoze ederek asimile ettikleri, zor yoluyla el koydukları tüm doğal kaynakları ve zenginliklerini sömürürken, talan ederken, doğayı ve yaşam alanlarını kalıcı şekilde tahrip etmekte beis görmeyen ve de üstünlüklerini dayattıkları halkları köleleştirirken, sistematik olarak kıyımdan geçiren, kitlesel imhalar, tehcirler, soykırımlar ve türlü haydutluklar yapan, barbar sömürgeciler gibi.

Bir başkasının kendine, çevresine veya bir başkasına gerçek anlamda zararı olmadığı halde rahatsızlık, tiksinti, öfke veya nefret duyabilmek ve aslında ortada olmayan bir kurban icadıyla eylemi gerçekleştirenin cezalandırılmasını, ölmesini, linç edilmesini, zarar verilmesini, eziyet ve işkence edilmesini; kendinde tabii bir hak olarak meşru görmenin; savunulacak bir tarafı yoktur.

Herhangi bir enstrümanla açıklanabilmesi, rasyonalize edilmesi ve normalleştirilmesi mümkün değildir.

Bu ahlak anlayışı; bireyselleşememiş, sosyokültürel açıdan gelişememiş ve geri bıraktırılmış, kolektif toplumlarda yaygın, baskın, belirleyici normlar ve yasalarla kendini göstererek, zorla dayatır.

Hemen ilk akla gelen, kaynağını bizzat tanrıya dayandıran, kutsal ve gelenekçi toplumların yanında; seküler olsalar dahi geleneğe, otoriteye; büyüklerin bir bildiği vardır diyerek teslim olunan ve saygı duyulan, koşulsuz şartsız, sorgulamaksızın biat edilen milliyetçi toplumlar için de geçerlidir.

Hatta millî ve manevi değerler kapsamında; biri, diğerinin lacivertidir.

Kimsenin kendini ispatlamak ve üstünlük kurmak için yalanlara, kof inançlara, değerlere, kutsallara, boş hayallere kapılmaya ve hayal aleminde, fantezi dünyalarının ıslak rüyalarında, kendini tatmin ettiği saçmalıklara ihtiyaç duymadığı ve sidik yarıştırmadığı, kan davasına, kangrene dönüşmeyen ortamda, karşısındakini olduğu gibi kabul ederek kucaklaştığında; tüm bu kutsal palavralar ve hurafelere ihtiyaç kalmadığında, buharlaşıp kaybolurlar.

Geriye çokkültürlülüğün getirdiği, herkesin yararına, ortak bir zenginlik kalır.

Ancak verili koşulları değiştirmeksizin, sihirli bir şekilde tüm bu palavraları, zihinlerden temizlemeyi başarsak; insanlık bunları, belki küçük detaylar ve nüanslar haricinde, temelde ayniyle yeniden üretir.

Demek ki belki de kendi kuyruğumuzu takibi bırakır da şöyle bir kafamızı kumdan, burnumuzu boktan kaldırıp, etrafa bir bakınsak; içinde yüzdüğümüz deryayı anlayabilir ve hatta değiştirebiliriz de.

Tabii burada Giritsizler’in arasında atıp tutmanın da bir rahatlığı olduğunu es geçmemek gerekir ki; nasıl olsa biz değiliz, bunlar hep başkaları olduğunda; uzaktan ve güvenli bir mesafeden, kimsenin üstüne alınmadığı ortamda, at koşturmak hiç de zor değil gerçekten. Bekara eş boşamak kolay ne de olsa ve umarım, uzaktan güzel gelen davul sesi etkisi olsun yaratabilmiştir.