Girit Zaferi şerefine, uzun süre Atina’da sergilenen ve zamana yenik düşen parçaları, yenisiyle değiştirilen ve nihayetinde orijinal bir tek parçası kalmayan, meşhur Theseus’un Gemisi’ne, bir şekilde hepimiz aşinayızdır sanıyorum.
Son
tahlilde tepeden tırnağa tüm parçaları değişen gemi hâlâ aynı gemi sayılır mı
yoksa artık başka bir gemiye mi dönüşmüştür?
Çözüme,
çıkma parçalarla yapılan ikinci gemi üzerinden giden Hobbes’un vardığı sonuç,
başka bir gemi olduğu yönündedir.
Olaya
varlıkların sürekli değişim halinde olduğu üzerinden giden Heraklitos’a göreyse
daha Atina’ya vardığının ertesi, farklı gemi olmuştur.
Jung’un
dediğine göre, psikolojik yasaların en harikası; her şeyin kendi karşıtına
dönüşmesidir.
Yine
Heraklitos, çoğunluğun uzak olduğu bir ortak akıldan bahseder ve buna göre
logos: değişmeyen tek şeyin değişim olduğudur.
Ve
yine buna göre, karşıtların savaşı, oluşun zorunlu ve tek koşuludur.
Süregiden
çatışmaların oluşturduğu kaosun dinamik harmonisi ve ahengi evrendir.
Derin
bir içgörü ve sezgisel kavrayış keskinliğiyle bundan seneler önce eriştiği bu
hakikat, bana da akla yatkın ve mantıklı gelmesinin yanında, eldeki veriler ve
bulgular da bu önermeyi destekler nitelikte.
Belirli
aralıklarla ve düzenli olarak, yeni bir şeymiş gibi Amerika’yı yeniden
keşfedenlerin yanında; kalubeladan kalma hurafelerle de zihinlerimizi
zehirleyerek insanları; ısrarlı hataları tekrara zorlayan şarlatanların çabası,
en azından uzun vadede beyhudedir. Bazen ciddi boyutlara ulaşıp onarılmaz
sonuçlara ulaşsa da.
Bazılarınız,
hiç Marx ve Engels okumamış gibi cahilsiniz.
Peki,
kendisi de Giritli olan Epimenides’in, “Tüm Giritliler yalancıdır.” demeci;
hemşerileri tarafından, düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında ve eleştiri hakkı
sınırlarında değerlendirilen ve nihayetinde; uzay boşluğunda yankılandıktan
sonra kaybolan, havaya karışan ve kimseye yahut hiçbir şeye zarar vermeye kabil
olmayan ve kendi aralarında ve başkalarına makarasını yaptıkları ve gülüp
geçtikleri, etkisiz; bir söz olarak mı ele alındı?
Yoksa
Giritlilikten başka, elinde bir şeyi olmayan, gurur duydukları hemşerileri
tarafından ‘Girit’i, Giritlilik’i aşağılamak’ ile suçlandığı bir yargılamanın
sonunda, cezalandırılması mı istendi acaba?
Elbette
Giritliler’in kendi aralarında bu muhabbeti yapmaları ya da içlerinden birinin,
örneğin bir Atinalı’ya şakasına veya ciddi ciddi övünerek yahut yakınarak
söylemesi veya sırf paradoksa sokmak için sarf etmesiyle Giritsiz birinin,
örneğin bir Atinalı’nın bunu bir Giritli’ye veya başka birine söylemesi aynı
şey değildir.
Kavga
veya örneğin, savaş sebebi bile olabilir.
“Girit
Milleti dürüsttür.” deseydi, hemşerileri büyük olasılıkla bunda mutabık
olurlardı ve tatsızlık çıkmazdı.
Ancak
tam aksini söylemenin, toplumda infial yaratma ihtimaline sahip olması; mantık
açısından hiçbir farkı olmayan, iki yanlış genellemenin, iki aşırı uçta
tepkileri, kolaylıkla doğurabilmesi; saçma olduğu kadar, sakat ve hastalıklı
bir fanatikliği de gözler önüne seriyor.
O
zaman bir Atinalı’nın, gerçeği yansıtmayan bir argümanla bir Giritli’ye, canını
acıtmak için saldırması ya da Giritli’nin namus meselesi yaptığı bir yalan
uğruna; belki de hiç de böyle düşünmeyen ve söylememiş bir Atinalı’yı
boğazlaması, gaza gelip savaşması ne kadar akıl kârı?
“Her
şeyin de şakası yapılmaz”dan, “inanmıyorsan da saygı duy”a kadar, oralardan da
“değersiz alt yaşam formu olarak biat et”e ve nihayetinde “geber, iğrenç,
aşağılık, pislik”e kadar uzanan bir hat boyunca görülen; aslında temsil ettiği
düşünülen yüce ve kutsal sembol ve işaretlere indirgenen, içi boşaltılarak
zamanla içeriksizleşmiş ve artık aslında temsil ettiği hiçbir şey olmadığını
gizleyen sembollere sarılarak, bir deliliğin paylaşıldığı, ortak bir ruh
haliyle erekte olan, gözü dönmüş vaziyette linç ve cezalandırma talep eden,
saldırgan kalabalıklara; derin bir üzüntüyle ve şaşarak bakarım.
Mağara
resimleri yüzünden birbirine kıyan insanları düşünmek, oldukça hazin.
Yoldan
çevirdiği ve yol soran bir turiste ya da turist olarak gittiği memlekette, yol
sorduğu birine; kaşla göz arasında, aslında nasıl yüce, kahramanlıklarla dolu
ve zengin bir kültürden geldiğini ancak karşısındakinin adi, şerefsiz ve
acımasız sömürgeciler olduğunu, işgalci filan olduğunu; böyle bir hışımla kusan
birisiyle ağzı beş karış, hayranlıkla öve öve bitiremeyen, imrendiği ve bu
yüksek gördüğü kültürü güzelleyenin motivasyonu; aynı aşağılık kompleksidir.
Ve
muhtemelen karşıdaki de “Çattık ya, ben ne alaka?” filan diye düşünür.
Tıpkı
yanlarında getirdikleri hastalıklarla salgınlara neden olan ve karşılarında
insan altı ve ilkel gördükleri uygarlıklara; medeniyet diye getirdikleri, kendi
kültürlerini empoze ederek asimile ettikleri, zor yoluyla el koydukları tüm
doğal kaynakları ve zenginliklerini sömürürken, talan ederken, doğayı ve yaşam
alanlarını kalıcı şekilde tahrip etmekte beis görmeyen ve de üstünlüklerini
dayattıkları halkları köleleştirirken, sistematik olarak kıyımdan geçiren,
kitlesel imhalar, tehcirler, soykırımlar ve türlü haydutluklar yapan, barbar
sömürgeciler gibi.
Bir
başkasının kendine, çevresine veya bir başkasına gerçek anlamda zararı olmadığı
halde rahatsızlık, tiksinti, öfke veya nefret duyabilmek ve aslında ortada
olmayan bir kurban icadıyla eylemi gerçekleştirenin cezalandırılmasını,
ölmesini, linç edilmesini, zarar verilmesini, eziyet ve işkence edilmesini;
kendinde tabii bir hak olarak meşru görmenin; savunulacak bir tarafı yoktur.
Herhangi
bir enstrümanla açıklanabilmesi, rasyonalize edilmesi ve normalleştirilmesi
mümkün değildir.
Bu
ahlak anlayışı; bireyselleşememiş, sosyokültürel açıdan gelişememiş ve geri
bıraktırılmış, kolektif toplumlarda yaygın, baskın, belirleyici normlar ve
yasalarla kendini göstererek, zorla dayatır.
Hemen
ilk akla gelen, kaynağını bizzat tanrıya dayandıran, kutsal ve gelenekçi
toplumların yanında; seküler olsalar dahi geleneğe, otoriteye; büyüklerin bir
bildiği vardır diyerek teslim olunan ve saygı duyulan, koşulsuz şartsız,
sorgulamaksızın biat edilen milliyetçi toplumlar için de geçerlidir.
Hatta
millî ve manevi değerler kapsamında; biri, diğerinin lacivertidir.
Kimsenin
kendini ispatlamak ve üstünlük kurmak için yalanlara, kof inançlara, değerlere,
kutsallara, boş hayallere kapılmaya ve hayal aleminde, fantezi dünyalarının
ıslak rüyalarında, kendini tatmin ettiği saçmalıklara ihtiyaç duymadığı ve
sidik yarıştırmadığı, kan davasına, kangrene dönüşmeyen ortamda, karşısındakini
olduğu gibi kabul ederek kucaklaştığında; tüm bu kutsal palavralar ve
hurafelere ihtiyaç kalmadığında, buharlaşıp kaybolurlar.
Geriye
çokkültürlülüğün getirdiği, herkesin yararına, ortak bir zenginlik kalır.
Ancak
verili koşulları değiştirmeksizin, sihirli bir şekilde tüm bu palavraları,
zihinlerden temizlemeyi başarsak; insanlık bunları, belki küçük detaylar ve
nüanslar haricinde, temelde ayniyle yeniden üretir.
Demek
ki belki de kendi kuyruğumuzu takibi bırakır da şöyle bir kafamızı kumdan,
burnumuzu boktan kaldırıp, etrafa bir bakınsak; içinde yüzdüğümüz deryayı
anlayabilir ve hatta değiştirebiliriz de.
Tabii
burada Giritsizler’in arasında atıp tutmanın da bir rahatlığı olduğunu es
geçmemek gerekir ki; nasıl olsa biz değiliz, bunlar hep başkaları olduğunda;
uzaktan ve güvenli bir mesafeden, kimsenin üstüne alınmadığı ortamda, at
koşturmak hiç de zor değil gerçekten. Bekara eş boşamak kolay ne de olsa ve
umarım, uzaktan güzel gelen davul sesi etkisi olsun yaratabilmiştir.