Modern
kapitalist toplumun kutsal ve temel birimi ailedir. Ataerkil toplumda bir
uzlaşma, asgari müşterekte buluşma ve yapıtaşı olmak gibi vasıfları vardır.
Kök salmak, düzen kurmak, sürüye uymak, kendini gerçekleştirmek ve mutlu olmak için olmazsa olmaz görülen, bir başarı hikayesidir. İnsanlar buna, tanrıdan bile daha fazla inandırılmıştır.
Doğal
olarak şartlar burada da eşit ve adil değildir, dolayısıyla algılama ve yaşama
biçimleri de. Her şeyden önce tamamen mülkiyet ve egemenlik ilişkilerinin
ihtiyaçlarından doğmuş bir çözümdür.
Elbette,
hele ki dayatıldığı gibi asla her zaman işe yaramaz, yüklenen ve beklenen
fonksiyonları sağlayamaz.
Kadınlara,
sıkıca muhafaza etmeleri gereken, zor kazanılan bir değer olarak bekareti
yüceltirken; erkeklere ‘ucundan acık’ bir bedelle sınırsız teşvik ve özgürlük
sağlanır.
Erkekler,
âşık olmasın diye ilk cinsel deneyimlerini hayat kadınlarıyla yaşama geleneğine
sahipken; kadınlardan, kendilerini yalnızca kocalarına saklayarak mutluluğu
dışarıda aramayan sadık eş olmaları beklenir.
Yalnız
haberler kötü. Büyük bir sabır ve ısrarla uygulanan aynı tarifeler, beklenen
sonuçları vermezler.
Fahişelere
âşık olup heba olan erkekler; tüm baskı, zorlama ve zararlarına hatta hayati
risklerine karşın, kendini fail erkeğe muhtaç, onsuz değersiz ve günahkâr
hisseden, başarısız, yetersiz kadınlar, toplumsal damgalamalar.
Evlilik,
aile ve cinselliğe bakıştaki sakatlığı anlamak için, bir biçimde para ve
hayatta kalma yahut avantaj kazanmak adına, sömürü çarkının bir parçası olarak
fuhşa zorlanmaya bakmak yeterlidir.
Aslında
başlı başına bu bile nasıl ilkel, düşman, zararlı ve yabancı bir yapay ortamda
yaşamaya zorlandığımızı gösterir.
Normal
şartlarda fahişelik de diğer meslekler kadar saygın, sıradan, itibarlı, onurlu
ve cinsiyetsizdir.
Sorun,
tıpkı en az diğer işkollarında olduğu gibi kanını, etini, emeğini, vaktini,
ömrünü; para karşılığında satarak kendi hayatından feragat edip başkalarını
memnun ederken, kendine düşmanlaşıp yabancılaşmandır.
Bunun
yanında toplumsal dışlanma, damgalanma, ayrımcılık, nefret hedefi olma ve
bedenin üzerinde rızan dışında başkalarının saldırgan tasarruflarının olması da
cabasıdır.
Zaten bu
iktidarsız, yaşlı erkekler kulübü kapitalistler de en çok tüm kadınların
bedenleri üzerinde söz sahibi olmayı isterler.
En azından
ne mutlu ki toplumun en direngen, boyun eğmez ve mücadeleci kesimini, en
ilerici unsurlarını kadınlar oluşturmaktadır.
Erkeklerse
çoğu zaman çatışmaların ve adaletsizliklerin parçası olduğunun farkında bile
değildir.
Sonuç
olarak; gem vuramadıkları arzularının, zorlayıcı nesnesi olan, başına buyruk,
uzlaşmaz, özgür ruhlu ve şahsiyet sahibi Lilith bunlara yüz vermeyince; teselli
ikramiyesi olarak, evlenilecek kadın, iyi huylu, sadık eşya Havva vardır.
Kutsal
bakiredir ama erkeğin güdümünde olmadığında, erkeğini de yoldan saptırma
potansiyelini içinde barındırır.
Çünkü
evlilikler, Lilith’ten vazgeçen Ademler ile kendinden vazgeçen Lilithler
arasında gerçekleşir.
Bir başka
önemli husus da daima kendinin ve çevrenin bilincindeki, erkek dünyasına
entegre olmuş gözlemcinin; dönemsel olarak saman alevi gibi belirip kaybolan,
tutarsız değişkenlikler gösteren ama sonucunda daima yetersiz hissettiren,
gerçekdışı norm, beklenti ve moda akımlarının yönlendirmesiyle yaratılan
talepler aracılığıyla ve bunu sağlıklı, huzurlu, başarılı gelecekteki sen
konseptiyle pazarlayarak; inanılmaz kârlı tüketim sektörleri yaratılmasıdır.
Kendiliksiz
erkeklere sadece cinsellik ve bununla özdeş güç fikrinin satılması kâfi, ürün
skalası son derece sınırlıyken; özel durumlarından ötürü kadınlar daha
istismara açık, geniş ürün ve hizmet yelpazesiyle zengin bir pazar
konumundadır.
Henüz
ergenliğe adım atacağı çocukluk çağlarındaki o çocuksu masumiyet, yaşlı ve
zengin erkeklerin ağızlarının suyunu akıtır ve bu durum artık orta yaş
denebilecek dönemlerde, doğurganlığını yitiren, işe yaramaz ve ölümü
çağrıştıran, tiksinti uyandırıcı bir yaratığa dönüşene kadar devam eder.
Göz
önünden, ayakaltından, toplumsal hayattan hatta yaşamın bütününden emekli etmek
istedikleri zombilerdir, onlara göre.
Kadını bu
denli aşağılayıp objeleştirmek, insanlığı değersizleştirmektir.
İş
dünyasının profesyonel ortamlarından, sosyal ilişkilere kadar erkeklerde bu
ikiyüzlülük vardır hatta kadınlar arasında bile.
Boş bir
ifadeyle bön bakışlar, adeta insan türünün topuna yabancıymış gibi büzülen
dudaklar, en güzel çıkılan fotoğraf açısı ve filtreler.
Aynı saç
modeli, aynı renkler, kaş, göz ve hatta kirpikler, dudaklar, yanaklar,
elmacıkkemiği, çene ve bilhassa burun ve kulaklar.
Aynı giysi
ve aksesuarlar ve hastalıklı, orantısız vücut ölçüleri. Sağlıklı olmasından çok
öyle görünmesi kıymetli cilt görünümü ve hatta vücut kılları bile.
Dönemsel ve
modası çabuk geçen, tek tip ve her döneme uygun değişmesi beklenen objeler.
Erkeklerin
kadın bedeni üzerinden iktidar ve güç gösterisi, eski zaman yağlıboya
tablolarından, heykellere kadar uzanır.
Erkeği için
soyunup mahrem pozlar veren, utangaç ve edepsiz bir meta olarak; kişiye özel,
zor kazanılan değer olan zenginliğin sergilenmesi ve erkeğin bununla övünmesi,
kadının boyun eğmesi. Tersiyle karşılaşamazsınız.
Dünyanın
geri kalanı olan seyirci için ancak uzaktan bakılıp iç geçirilecek, kıskanılan,
imrenilen erkeğin iktidarına dikiz.
Sofrasıyla
topraklarıyla parasıyla mülküyle mobilyasıyla övünür gibi.
Bugün
sosyal medyaya atılan görseller ve yaşam tarzı pornoları gibi.
Hep bir
sahtelik, riyakarlık, onay ihtiyacı, gösteriş, görgüsüzlük ve yabancılaşma,
elbette kıskançlık.
Bu şartlar
altında süreci tersine çeviren, yıkıcı ve istismar eden tüm provokatif eylemler
dahil, en basit küçücük bir tavır dahi; kadınların geliştirdiği bütün mücadele
biçimleri yaratıcı, özgün ve meşru olduğu kadar hak ve mübahtır da.
Erkekleri
çıldırtan, patriyarkaya atılan her taş; hedefi on ikiden vurmuş demektir ve
olanaklar zengindir.
İktidarsız
erkeklerin hüküm sürdüğü dünyada, yarınki kendine imrenen ancak içinde
bulunduğu durumla yüzleşmek yerine zararsız ve kısayoldan boşalmaya çalışan
erkekler.
Mizojini,
homofobi ve şiddet içeren tahakküm gibi yıkıcı, hegemonik, toksik erkeklikle
zorbalığı normalleştiren; özgüven ve duygusal baskılanma, hapislik, depresyon,
stres veya bağımlılıkla beslenerek; bireysel silahlanmadan, yabancı
düşmanlığına ve milliyetçiliğe, hayvan katliamından, erkek şiddetine, tanrı ve
din namına cihattan, faşizme kadar geniş bir yelpazede tezahür eder.
İşin
kötüsü, özellikle toplumsal muhalefetin güçlendiği ve erkekler kulübü
iktidarına gerçek anlamda tehdit oluşturduğu anda; popülist liderler, kanaat
önderleri ve toplumsal mühendislik aracılığıyla çok kolay benimsenen, taraf
bulan ve iş gören bir enstrümandır.
Ne yazık ki
toplumların faşizme bağışıklığı yoktur.
Şiddet bir
ortam meselesidir ve üzülerek de olsa kabul etmek ve bu bilinçle hareket etmek
gerekir ki her erkeğin, uygun şartlar altında, potansiyel bir şiddet failine
dönüşebilmesi işten bile değildir.