Bu Blogda Ara

Translate

23.10.25

11. Zehirli Güç ve Düzen I

 

Şimdi bize yabancı ve düşman gelen, doğal şekilde verili kabul edilen fakat insanı kendisine yabancılaştırarak kendisinden düşmanını üreten ve bu marifetle varlığını sürdüren, çok iyi bildiğimizi zannederek, üzerine pek de düşünmediğimiz iktidar mekanizmasına şöyle bir kuşbakışı göz atalım. Haddimizi aşmadan, mümkünse detaylı ve daha doğru açıklamaları, konunun uzmanlarına bırakalım.

Eskiden hükümdarlar bizzat tanrı veya kavmi için onun tarafından görevlendirilmiş seçkin ve soylular arasından çıkardı. Sınırları dahilindeki her şeye hükmetme yetkileri kutsal, tanrısal ve otoriteleri sorgulanamazdı.

Tanrının yeryüzü temsilcisi olarak krallar gibi yaşayan bu insanlar yetkilerini, kutsal kan yoluyla soylarına aktarırlardı. İktidarlarının dayanağı görünüşte bu asil kandı ve meşruiyetleri tartışılmazdı.

Oysa birlikte yaşayan diğer hayvan topluluklarında bugün de gözlendiği üzere; sürüyü kırana koyan, kök söktüren bir zorba çıkar ve bir sonrakinin gerçekleştirdiği darbeye kadar hükmünü sürdürür.

Orman kanunlarının geçtiği bu ortamda, kelimenin tam anlamıyla bileğinin hakkıyla ve zor kullanarak elde ettiği iktidarı; hükümdar ve hanedanı için geçici olsa da bu şekilde yapılandırılmış iktidar mekanizması, olduğu gibi süregiderdi.

Herkesin iş bölümü içindeki yerlerinin belirli olduğu ve keskin çizgilerle ayrılmış hiyerarşide; sınıflar arası geçişkenlikler mümkün değildi.

Bireyin kaderi; o doğmadan önce, çoktan toplum tarafından mühürlenmişti.

Sonra yaşanan birtakım gelişmeler sonucunda; uzlaşmaz çelişkiler, kaçınılmaz krizler yarattığında ki bunlar aynı zamanda fırsattır da.

Öne çıkıp sorumluluk alma cesaretini gösteren aslında bir yanıyla zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan, kafaya takmış ve gözünü karartan insanlar; iktidarı soyluların elinden alma cüreti gösterdiler.

Tanrılar tarafından kutsanmamış, hiçbir soyluluk vasfı taşımayan insanların; toplumun rızasını alarak egemenliklerini kabul ettirmek gibi ciddi meşruiyet krizinin çözümü laiklik ile sağlandı ve böylelikle kutsal, ruhani krallıklar gerçek dünyadan manevi aleme postalandı.

Bir zorunluluktan doğan bu keşif, insanlığa yepyeni olanaklar sundu ve tam da bu nedenle muktedirler tarafından baskılandı.

Yine zamanla karmaşıklaşan iş bölümü ve üretim ilişkileri; hesap kitap bilen, bu işlerden anlayan, tarım ürünü gibi sürekli yetiştirilen ve efendilerin ihtiyaçlarına, değişen şartlara uyumlu olarak cevap verebilecek, kalifiye ve ucuz işgücü ihtiyacını yarattığı için üstelik; zorunlu vaziyette eğitim sonucunu da doğurdu.

Eğer eğitim zorunlu olmasaydı, bir an önce yetişip başının çaresine bakmak zorunda olan gariban halk çocuklarını bir saniye bile okulda tutamazdınız, tam anlamıyla bir zaman kaybı.

Zaten uygulamada belirli bir kotayı doldurduktan sonra tutmakla da ilgilenmiyorsunuz ve bugün, onlara makus talihlerini yırtıp sefaletten kurtularak kendi kaderlerini efendisi olma imkânı da verilmiyor.

Laiklik gibi eğitimin de sunduğu olanaklar açısından fazlası, iktidarın kendini sabote etme ihtimallerini barındığından bu risk göze alınamıyor.

Onun yerine efendilerinin güdümünde, onun çıkar ve yönelimlerine uygun olacak şekilde boyun eğen, itaat eden, sorgulamayan, şükreden, tek tip robotlar; kıyma makinesinde çekilen et parçaları misali, sürekli ve kesintisiz üretiliyor.

Önce imalat hataları ayıklanarak sistemin verimliliğini artırmak için geri bildirim mekanizmasında toplanıp değerlendiriliyor.

Ardından hurdalık benzeri bir havuzda toplanan nihai ürünler arasından, sistemin işine yarayacak yeni parçalar ve elemanlar seçiliyor.

Sırf erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği hasar görecek, yetişip ekonomik özgürlüğünü kazanan ve kendine yetebildiğini fark eden kadınlar, erkeklerin himayesine muhtaç ve sömürülmeye gönüllü olmayacaklar diye kız çocuklarının eğitim hakları kısıtlanıp ellerinden alınıyor.

Okumanın doğal sonucunun ahlaksızlık ve kötü yola düşme olduğu yalanları yayılıyor. Ve yine sırf bu yüzden egemenler, halkın eğitim hakkı ve laikliğe saldırıyor.

Bugün eğer imkânları olsa, bir saniye bile gecikmeksizin mecbur kaldıkları bu tavizleri, anında yasaklayıp el koyarlardı.

Tüm değerlerin üstündeki, tek ve en kutsal tabu olarak, değiştirilmesi teklif dahi edilemez dokunulmazlıktaki, insanlığın mecburi istikameti ile medeniyet ve tarihin son noktası ve en yüce ürünü olarak kabul edilen kapitalizm.

Gerçekten anlatıldığı kadar var mı yoksa biraz abartılıyor olabilir mi? Sadece soruyorum.

İddia edildiği üzere, uygar insanın erişebileceği nihai hedef ve en yüce değer olmayabilir mi?

Akıl, bilim ve insan doğası safsatalarıyla rasyonalize edilen bir şarlatanlığı daha çok andırıyor aslında.

Geçerliliğini koruması gerçekten de doğal, uyumlu ve şahane bir gereksinme olmasından mı ileri geliyor ya da kendi belirlediği şartlar ve tartılar içinde bir tavuk veya yumurta mı?

Eldeki veriler, derinlemesine gözlemler ve bilimsel çalışmalar ile tarihten yaşayarak gördüklerimize ve tecrübelerden hareketle öğrendiklerimize bakılırsa; çalışma mantığını, işleyişini, sonuçlarını, yönelimlerini ve gelecekte alabileceği biçimleri bilebiliyoruz.

Tüketime dayalı ve pazar için sıra dışı aşırı üretim sonucunda, sermaye temerküzü ve sürekli borçlanmaya dayanan, yoksul kitleleri kölelik şartları ve sefalete mahkûm ederek insanları hayatta kalmak için çalışmaya zorlayan; kaçınılmaz krizler ve bunalım dönemlerinde çökmeye mahkûm, kolayca işlevsiz hale gelebilen, sürdürülemez bir hatada ısrar ve inat durumu.

Tüm bu kaçınılmaz durumlardan, yaşlı derisinden sıyrılan ve yeniden doğan bir yılan gibi kurtularak -gelişimini sürdürememesi ve kendini tüketse dahi- hayatta kalma becerisi yüksek ve ölümsüz gibi olduğunu kabul etmek gerekir.

Kapitalizm, ölümsüz bir tanrı olabilir mi?

Eğer öyleyse bile ölümü ve ölümsüzlüğü yenerek paramparça ettiğim tanrının, köpeklerin midelerindeki parçalarından yepyeni bir hayatı üretmek, benim daha çok hoşuma gider.

Faşizm ve liberalizm, mevsim şartlarına göre en çok büründüğü derilerindendir.

Uzun zamana yayılan, milyonlarca cana ve kaynağa mal olan, barbarlık ve vahşete sahne olan, bizim Paylaşım Savaşları dediğimiz, küresel ölçekteki münakaşalar sonucunda; insanlar liberalizm üzerinde mutabakat sağladı.

Ama o dönemki büyük bunalımlardan çıkış yolu açısından, ikisini de çeşitlemeleriyle birlikte deneyimleyerek acelesiz bir sonuca da ulaştı. Bir yandan da sorunun çözümlenmesi için gereken epey zamanı da kazandırmış oldu.

Bugünden yarına daha iyi bir gelecek projeksiyonu için; bugünkü şartları öncelikle iyi anlayıp yorumlayabilmemiz ve buraya nasıl geldik sorusunu anlayabilmek için de en azından bir adım geriye giderek, tarihsel bütünlüğü ve bağlamında; olan bitene, tek gözle bile olsa, kısa bir bakış atmak; her şeyi açıklamaya yeterli olmasa da kısmi olarak bir şeyleri açıklayabilir.

Bunu kapitalizmin işleyiş tarzı ve kendi içindeki mantık hakkında genel ve yüzeysel bir bakışla sağlayabiliriz. Elbette derinlikli irdelemeler ve daha geniş bir kapsam daha doğru sonuçlara ulaşma olasılığımızı artırır.

Sermayenin tahakkümünü sağlayabilmesi için merkezileşmiş güçlü ulus devlet yapılarına ihtiyacı vardı.

Sermaye birikimi daha fazla ve teknik açıdan gelişkin olan güçlü devletlerin merkezde olduğu ve azgelişmişlik içinde geri bırakılmış zayıf devletlerin, bağımlı olarak çevrede konumlandığı bir yapı kuruldu.

Küçük dostlar pazar, pazar için üretim, ucuz işgücü ve parça gibi angaryaları üstlenen, kapitalistleşme sürecini tamamlayamamış devletçiklerdi.

Her zaman olduğu gibi ve balon patladı, çarşı karıştı. II. Paylaşım Savaşı sonrası çift kutuplu dünyada Soğuk Savaş dönemine girildi.

Kurulan yeni denge durumunda devrim, nükleer savaştan daha gerçekçi ve tehlikeli bir tehditti.

Kapitalist ülkelerde dahi İşçi Sınıfı göreli olarak daha müreffeh ve insani haklara sahip oldu.

Sınıfın örgütlü mücadeleleri sonucunda, etiyle kanıyla söke söke edindiği kazanımlar; patronların geçici süreliğine verdiği tavizler olarak geri almaya cüret edemeyişinin teminatıydı.

Her ne kadar paranoyanın, köpürtülen milliyetçiliğin ve dinciliğin kullanıldığı, suikast, sabotaj, darbe ve tüm karşıdevrimci operasyonların gerekçesi yapılsa da ve insanlar temel hak ve hürriyetlerini bırakıp, otoriter devletleri güçlendiren, savaş ve militarizmin parçası olmaya gönüllü olarak, bir taraftan meylettiyse de öte yanda direnen asilerin büyük tepkisi vardı. Örgütlüydü.

Yeri gelmişken devlet kavramına da hızlıca bir bakalım. Bireyin davranışlarının yalnızca gücü ve bilincine bağlı olması dolayısıyla anlaşılır şekilde; güçlünün haklı, zayıfın da haksız duruma düşeceği, bunun adaletsizlik olduğu ve neticesinde kaos, anarşi ve zorbalık yaratılan, sürekli bir çatışma ortamı doğuracağı endişeleriyle; halkın doğal olarak kazanılmış haklarından feragat ederek, daha büyük bir otorite olan devlet örgütüne devri.

Ve bunun karşılığında; içinde barınmayı da barındıran Evrensel İnsan Hakları ve temel özgürlükleri güvence altına alma şartıyla canı ve güvenliğini; adına anayasa denilen, halkın kendi arasında ve halk ile devlet arasında yapılan ve tüm tarafları karşılıklı ödev ve sorumluluklarla bağlayıcı olan bir anlaşmadır.

Bu toplumsal sözleşmeden aldığı güç ve yetkiyle devlet, zor ve şiddetin legal tekelidir. Bu nedenle mutlak, sürekli ve bölünmez yapıdaki tek otoritedir.

Tabii uygulamada her zaman böyle olmamaktadır. Devlet, egemenlerin hak ve imtiyazlarını, çıkarlarını; çoğunlukta olan ezilen halk kitlelerine karşı korumak üzere örgütlenmiştir ve tepeden tırnağa buna göre yapılandırılmıştır, kapitalizmde.