Şimdi bize
yabancı ve düşman gelen, doğal şekilde verili kabul edilen fakat insanı
kendisine yabancılaştırarak kendisinden düşmanını üreten ve bu marifetle
varlığını sürdüren, çok iyi bildiğimizi zannederek, üzerine pek de
düşünmediğimiz iktidar mekanizmasına şöyle bir kuşbakışı göz atalım. Haddimizi
aşmadan, mümkünse detaylı ve daha doğru açıklamaları, konunun uzmanlarına
bırakalım.
Eskiden
hükümdarlar bizzat tanrı veya kavmi için onun tarafından görevlendirilmiş
seçkin ve soylular arasından çıkardı. Sınırları dahilindeki her şeye hükmetme
yetkileri kutsal, tanrısal ve otoriteleri sorgulanamazdı.
Tanrının yeryüzü temsilcisi olarak krallar gibi yaşayan bu insanlar yetkilerini, kutsal kan yoluyla soylarına aktarırlardı. İktidarlarının dayanağı görünüşte bu asil kandı ve meşruiyetleri tartışılmazdı.
Oysa
birlikte yaşayan diğer hayvan topluluklarında bugün de gözlendiği üzere; sürüyü
kırana koyan, kök söktüren bir zorba çıkar ve bir sonrakinin gerçekleştirdiği
darbeye kadar hükmünü sürdürür.
Orman
kanunlarının geçtiği bu ortamda, kelimenin tam anlamıyla bileğinin hakkıyla ve
zor kullanarak elde ettiği iktidarı; hükümdar ve hanedanı için geçici olsa da
bu şekilde yapılandırılmış iktidar mekanizması, olduğu gibi süregiderdi.
Herkesin iş
bölümü içindeki yerlerinin belirli olduğu ve keskin çizgilerle ayrılmış
hiyerarşide; sınıflar arası geçişkenlikler mümkün değildi.
Bireyin
kaderi; o doğmadan önce, çoktan toplum tarafından mühürlenmişti.
Sonra
yaşanan birtakım gelişmeler sonucunda; uzlaşmaz çelişkiler, kaçınılmaz krizler
yarattığında ki bunlar aynı zamanda fırsattır da.
Öne çıkıp
sorumluluk alma cesaretini gösteren aslında bir yanıyla zincirlerinden başka
kaybedecek bir şeyi olmayan, kafaya takmış ve gözünü karartan insanlar;
iktidarı soyluların elinden alma cüreti gösterdiler.
Tanrılar
tarafından kutsanmamış, hiçbir soyluluk vasfı taşımayan insanların; toplumun
rızasını alarak egemenliklerini kabul ettirmek gibi ciddi meşruiyet krizinin
çözümü laiklik ile sağlandı ve böylelikle kutsal, ruhani krallıklar gerçek
dünyadan manevi aleme postalandı.
Bir
zorunluluktan doğan bu keşif, insanlığa yepyeni olanaklar sundu ve tam da bu
nedenle muktedirler tarafından baskılandı.
Yine
zamanla karmaşıklaşan iş bölümü ve üretim ilişkileri; hesap kitap bilen, bu
işlerden anlayan, tarım ürünü gibi sürekli yetiştirilen ve efendilerin
ihtiyaçlarına, değişen şartlara uyumlu olarak cevap verebilecek, kalifiye ve
ucuz işgücü ihtiyacını yarattığı için üstelik; zorunlu vaziyette eğitim
sonucunu da doğurdu.
Eğer eğitim
zorunlu olmasaydı, bir an önce yetişip başının çaresine bakmak zorunda olan
gariban halk çocuklarını bir saniye bile okulda tutamazdınız, tam anlamıyla bir
zaman kaybı.
Zaten
uygulamada belirli bir kotayı doldurduktan sonra tutmakla da ilgilenmiyorsunuz
ve bugün, onlara makus talihlerini yırtıp sefaletten kurtularak kendi
kaderlerini efendisi olma imkânı da verilmiyor.
Laiklik
gibi eğitimin de sunduğu olanaklar açısından fazlası, iktidarın kendini sabote
etme ihtimallerini barındığından bu risk göze alınamıyor.
Onun yerine
efendilerinin güdümünde, onun çıkar ve yönelimlerine uygun olacak şekilde boyun
eğen, itaat eden, sorgulamayan, şükreden, tek tip robotlar; kıyma makinesinde
çekilen et parçaları misali, sürekli ve kesintisiz üretiliyor.
Önce imalat
hataları ayıklanarak sistemin verimliliğini artırmak için geri bildirim
mekanizmasında toplanıp değerlendiriliyor.
Ardından
hurdalık benzeri bir havuzda toplanan nihai ürünler arasından, sistemin işine
yarayacak yeni parçalar ve elemanlar seçiliyor.
Sırf
erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği hasar görecek, yetişip ekonomik
özgürlüğünü kazanan ve kendine yetebildiğini fark eden kadınlar, erkeklerin
himayesine muhtaç ve sömürülmeye gönüllü olmayacaklar diye kız çocuklarının
eğitim hakları kısıtlanıp ellerinden alınıyor.
Okumanın
doğal sonucunun ahlaksızlık ve kötü yola düşme olduğu yalanları yayılıyor. Ve
yine sırf bu yüzden egemenler, halkın eğitim hakkı ve laikliğe saldırıyor.
Bugün eğer
imkânları olsa, bir saniye bile gecikmeksizin mecbur kaldıkları bu tavizleri,
anında yasaklayıp el koyarlardı.
Tüm
değerlerin üstündeki, tek ve en kutsal tabu olarak, değiştirilmesi teklif dahi
edilemez dokunulmazlıktaki, insanlığın mecburi istikameti ile medeniyet ve
tarihin son noktası ve en yüce ürünü olarak kabul edilen kapitalizm.
Gerçekten
anlatıldığı kadar var mı yoksa biraz abartılıyor olabilir mi? Sadece soruyorum.
İddia
edildiği üzere, uygar insanın erişebileceği nihai hedef ve en yüce değer
olmayabilir mi?
Akıl, bilim
ve insan doğası safsatalarıyla rasyonalize edilen bir şarlatanlığı daha çok
andırıyor aslında.
Geçerliliğini
koruması gerçekten de doğal, uyumlu ve şahane bir gereksinme olmasından mı
ileri geliyor ya da kendi belirlediği şartlar ve tartılar içinde bir tavuk veya
yumurta mı?
Eldeki
veriler, derinlemesine gözlemler ve bilimsel çalışmalar ile tarihten yaşayarak
gördüklerimize ve tecrübelerden hareketle öğrendiklerimize bakılırsa; çalışma
mantığını, işleyişini, sonuçlarını, yönelimlerini ve gelecekte alabileceği
biçimleri bilebiliyoruz.
Tüketime
dayalı ve pazar için sıra dışı aşırı üretim sonucunda, sermaye temerküzü ve
sürekli borçlanmaya dayanan, yoksul kitleleri kölelik şartları ve sefalete
mahkûm ederek insanları hayatta kalmak için çalışmaya zorlayan; kaçınılmaz
krizler ve bunalım dönemlerinde çökmeye mahkûm, kolayca işlevsiz hale
gelebilen, sürdürülemez bir hatada ısrar ve inat durumu.
Tüm bu
kaçınılmaz durumlardan, yaşlı derisinden sıyrılan ve yeniden doğan bir yılan
gibi kurtularak -gelişimini sürdürememesi ve kendini tüketse dahi- hayatta
kalma becerisi yüksek ve ölümsüz gibi olduğunu kabul etmek gerekir.
Kapitalizm,
ölümsüz bir tanrı olabilir mi?
Eğer
öyleyse bile ölümü ve ölümsüzlüğü yenerek paramparça ettiğim tanrının,
köpeklerin midelerindeki parçalarından yepyeni bir hayatı üretmek, benim daha
çok hoşuma gider.
Faşizm ve
liberalizm, mevsim şartlarına göre en çok büründüğü derilerindendir.
Uzun zamana
yayılan, milyonlarca cana ve kaynağa mal olan, barbarlık ve vahşete sahne olan,
bizim Paylaşım Savaşları dediğimiz, küresel ölçekteki münakaşalar sonucunda;
insanlar liberalizm üzerinde mutabakat sağladı.
Ama o
dönemki büyük bunalımlardan çıkış yolu açısından, ikisini de çeşitlemeleriyle
birlikte deneyimleyerek acelesiz bir sonuca da ulaştı. Bir yandan da sorunun
çözümlenmesi için gereken epey zamanı da kazandırmış oldu.
Bugünden
yarına daha iyi bir gelecek projeksiyonu için; bugünkü şartları öncelikle iyi
anlayıp yorumlayabilmemiz ve buraya nasıl geldik sorusunu anlayabilmek için de
en azından bir adım geriye giderek, tarihsel bütünlüğü ve bağlamında; olan
bitene, tek gözle bile olsa, kısa bir bakış atmak; her şeyi açıklamaya yeterli
olmasa da kısmi olarak bir şeyleri açıklayabilir.
Bunu
kapitalizmin işleyiş tarzı ve kendi içindeki mantık hakkında genel ve yüzeysel
bir bakışla sağlayabiliriz. Elbette derinlikli irdelemeler ve daha geniş bir
kapsam daha doğru sonuçlara ulaşma olasılığımızı artırır.
Sermayenin
tahakkümünü sağlayabilmesi için merkezileşmiş güçlü ulus devlet yapılarına
ihtiyacı vardı.
Sermaye
birikimi daha fazla ve teknik açıdan gelişkin olan güçlü devletlerin merkezde
olduğu ve azgelişmişlik içinde geri bırakılmış zayıf devletlerin, bağımlı
olarak çevrede konumlandığı bir yapı kuruldu.
Küçük
dostlar pazar, pazar için üretim, ucuz işgücü ve parça gibi angaryaları
üstlenen, kapitalistleşme sürecini tamamlayamamış devletçiklerdi.
Her zaman
olduğu gibi ve balon patladı, çarşı karıştı. II. Paylaşım Savaşı sonrası çift
kutuplu dünyada Soğuk Savaş dönemine girildi.
Kurulan
yeni denge durumunda devrim, nükleer savaştan daha gerçekçi ve tehlikeli bir
tehditti.
Kapitalist
ülkelerde dahi İşçi Sınıfı göreli olarak daha müreffeh ve insani haklara sahip
oldu.
Sınıfın
örgütlü mücadeleleri sonucunda, etiyle kanıyla söke söke edindiği kazanımlar;
patronların geçici süreliğine verdiği tavizler olarak geri almaya cüret
edemeyişinin teminatıydı.
Her ne
kadar paranoyanın, köpürtülen milliyetçiliğin ve dinciliğin kullanıldığı,
suikast, sabotaj, darbe ve tüm karşıdevrimci operasyonların gerekçesi yapılsa
da ve insanlar temel hak ve hürriyetlerini bırakıp, otoriter devletleri
güçlendiren, savaş ve militarizmin parçası olmaya gönüllü olarak, bir taraftan
meylettiyse de öte yanda direnen asilerin büyük tepkisi vardı. Örgütlüydü.
Yeri
gelmişken devlet kavramına da hızlıca bir bakalım. Bireyin davranışlarının
yalnızca gücü ve bilincine bağlı olması dolayısıyla anlaşılır şekilde; güçlünün
haklı, zayıfın da haksız duruma düşeceği, bunun adaletsizlik olduğu ve
neticesinde kaos, anarşi ve zorbalık yaratılan, sürekli bir çatışma ortamı
doğuracağı endişeleriyle; halkın doğal olarak kazanılmış haklarından feragat
ederek, daha büyük bir otorite olan devlet örgütüne devri.
Ve bunun
karşılığında; içinde barınmayı da barındıran Evrensel İnsan Hakları ve temel
özgürlükleri güvence altına alma şartıyla canı ve güvenliğini; adına anayasa
denilen, halkın kendi arasında ve halk ile devlet arasında yapılan ve tüm
tarafları karşılıklı ödev ve sorumluluklarla bağlayıcı olan bir anlaşmadır.
Bu
toplumsal sözleşmeden aldığı güç ve yetkiyle devlet, zor ve şiddetin legal
tekelidir. Bu nedenle mutlak, sürekli ve bölünmez yapıdaki tek otoritedir.
Tabii
uygulamada her zaman böyle olmamaktadır. Devlet, egemenlerin hak ve
imtiyazlarını, çıkarlarını; çoğunlukta olan ezilen halk kitlelerine karşı
korumak üzere örgütlenmiştir ve tepeden tırnağa buna göre yapılandırılmıştır,
kapitalizmde.