Polonya,
Katolik kökenli, ateist ve işçi sınıfı bir ailede, henüz bebek yaşta, kurdeşen
tedavisi için hastanede yatarken; yaşadığı tecrit ve yoksunluğun etkilerini
atlatamayan Ted Kaczynski’nin çileleri bununla bitmemişti.
Utangaç, yalnız ve tepkisiz bir çocuktu. Bunda 167 IQ’ya sahip bir dahi olması nedeniyle sınıf atlayarak devam ettiği okul yaşamında, uğradığı zorbalıkların da payı vardı.
Henüz
on altısında, burslu olarak kabul edildiği Harvard’da yolu; Öğrenilmiş
İhtiyaçlar Kuramı ile tanınan ve piramitte Maslowcu fakat hiyerarşide, farklı
kategorilerden karşılanan ihtiyaçların, çarpık üçgen oluşturabileceği görüşüyle
ayrışan ve bu ihtiyaçları içgüdüsel ve psikolojik olarak iki ana başlıkta ve
pek çok alt başlıkta ele alan, kişilik uzmanı Henry Murray ile kesişmesi de
kritik kırılma anlarından biriydi.
Şiddetli,
kapsamlı ve rahatsız edici taciz ve küçümsemeler ile işkence içeren ve de
tepkilerin elektrotlarla izlenip kameraya alındığı ve sonrasında defalarca
bunların kendisine izletilmesini de barındıran; iki yüz oturum ve üç seneyi
bulan, sonraları açığa çıktığı üzere; devlet destekli gizli bir programın
parçası olan Murray’nin deneylerinde; sonuna kadar iş birliği gösteren, uyumlu
bir kobaya dönüşmeye gönüllü olduğunda; a Clockwork Orange benzeri bir şeyin
içine düştüğünü ve bu deneyimin, uyurken dahi tekrarlayan kabuslarla ve kalıcı
olarak etkileyerek, peşini bırakmayacağını bilemezdi.
1966’da
aldığı, cinsiyet değiştirme kararını görüşmek üzere bekleme salonundayken
kapıldığı; doktorunu ve herkesi şiddetli öldürme arzusu ve öfkeyle bir hışımla
kalkarak, orayı terk etti ve kararından vazgeçti.
Bir
sene sonra Berkeley’de Geometri ve Matematik dersleri vermeye başlayan Ted,
işini ve insanlarla muhatap olmayı sevmiyordu. Ancak 69’a kadar dayanabildi ve
daha fazla tahammül edemeyerek istifa etti.
71
yılında ise ıssız bir dağ başında, elektrik ve teknolojiden uzakta, doğanın
koynunda, küçük bir kulübede, inzivaya çekildi ta ki medeniyet, onu orada da
bulup taciz edene değin.
1978’de,
buna karşılık; yaşadığımız sanayi toplumundan sorumlu tuttuğu, üniversite ve
havaalanlarını hedef alan, 96’da tutuklanana değin sürdürdüğü, posta yoluyla
gönderdiği paketlerle seri bombalı eylemlere girişti ve Unabomber olarak
tanındı.
1995
yılında kaleme aldığı manifestosu, Sanayi Toplumu ve Geleceği’nin tehditle
yayınlatmasının ardından; FBI’ın yana yakıla arayıp, izini dahi süremediği Ted;
kardeşinin, yazılı metinden tanıyıp kuşkulanması sonucu, kulübesine düzenlenen
baskınla ele geçirildi.
98’de
aldığı müebbet cezasını, ölümle tamamlayana kadar çekti.
Yaşamı
filmlere konu olan, bunlardan birisi de Scorsese’nin Departed’ine ilham veren
Whitey Bulger, 2011 yılında seksen bir yaşında ve on altı yıldır aranırken,
kaçak hayatı sürmekteydi.
Firariyken
turist olarak ziyaret edip resim çektirdiği Alcatraz’ta da yatmışlığı bulunan
Whitey, Usame’den sonra en çok aranan kişiydi.
Alcatraz
öncesi, on sekiz ay yattığı, Atlanta Federal Hapishanesi’ndeki tutukluluğu
sırasında, LSD ve çeşitli uyuşturucu kokteylleri ve türlü işkencelerden
geçtiği; bir devlet projesi dahilindeki deneylerde, kobaylık yapmıştı.
Kurbanlarını
genelde bıçak ve çıplak elle, bizzat infaz etmekten özel bir haz alan
Whitey’nin; ailenin okumuş, efendi çocuğu ve toplum tarafından saygı gören bir
de kardeşi vardı. 2003 yılında, ağabeyine yardım ve yataklık ettiği ifşa
olunca, Massachusetts valiliğinden istifa etti.
Ama
asıl bağlantısı, mahalleden arkadaşı olup FBI’da kariyer çizen John Conolly
idi. Aralarındaki iş birliği; bizim buradaki faşist çetelerle devletinkinin,
pratikte aynısıydı.
Kentte
hüküm süren İtalyan Mafyası’na karşı, kuşandığı devlet zırhıyla FBI’a muhbirlik
görünümünde, rakiplerini eleyerek, yol temizliği yapılıyor, kendisi kentin yeni
sahibi olurken, icraatları görmezden geliniyordu.
Tabii
bu durum, yürekten bağlı olduğu İrlanda kökenleri için IRA’ya silah sevkiyatı
yapacak düzeye geldiğinde ve birazcık abartınca, devlet operasyonuyla sekteye
uğrayana kadar devam etti.
Fakat
yakalanabilmesi, yılları buldu.
Charles
Manson, 1967’de serbest kaldıktan sonra, 68 baharına değin, Summer of Love
zamanlarında, CIA tesisi olan, HAFMC’de konakladı.
Dönemin
özgürlükçü ve devrimci havasının tezahürü ve sonucu olarak ifade bulan Karşı
Kültür Hareketi’ne, LSD ve metamfetamin etkileri üzerinde; devlet tarafından
çalışmalar yapılmaktaydı.
Kobaylar
arasında, en zayıf ve en ani kişilik değişimi gözlemlenen Manson, burada
aldığı; uyuşturucu ve cinsellikle zihin kontrolü eğitimleri ve insanları
etkileme gücüyle vakit kaybetmeksizin, kendi öğretisini geliştirip, yaymaya
başladı.
Basitçe
adını Beatles parçası Helter Skelter’dan alan öğretisi; apokaliptik ırk savaşı
sonrasında, şeytan ve İsa’nın barışarak, insanlığı yargılayacağını söylüyordu
ve müritleriyle bunun için çabalıyordu.
Kısa
sürede pek çok taraftar bulan, popüler bir figür haline gelen Manson, bir
tarikat lideri ve seri cinayet azmettiricisi olarak; 1971 yılında, Temmuz ve
Ağustos 69’da dört farklı yerde gerçekleşen, en az dokuz cinayetten suçlu
bulundu.
Bugün
bile hâlâ bir popüler kültür ikonu olarak, kültür varlığını sürdürmektedir.
Spartaküs
gibi bir köle çocuğu olarak dünyaya gelen Paul Robeson, burslu okuduğu
üniversitedeki tek siyah öğrenciydi. Başarılı bir öğrenci olmasının yanında;
iki ödülle taçlandırdığı, futbol kariyerinde de gelecek vadediyordu.
Ama
o eğitim hayatına, Columbia Üniversitesi’nde Hukuk eğitimiyle devam etmeyi
tercih etmişti.
Barodaki
ilk siyah avukat olmuştu fakat ten rengi yüzünden, dilekçesini yazmayı reddeden
memurun; ayrımcı tutumunu protesto ederek, avukatlık mesleğinden istifa etti.
Ardından
yurt ve dünya çapında üne kavuşturan, tiyatro macerası başladı. Günümüz
dünyasında halen, “siyah Elf, eşcinsel bilmem ne olur mu? Hede hödö, woke, sjw”
gibi saçma tartışmalarının döndüğü düşünüldüğünde; bir asırdan uzun süre önce,
ilk siyah Othello olması, sahne ve beyazperdede ilk başrol olmasının; anlam ve
önemi daha da artmakta. Bir yandansa müzik de yapıyor, şarkı da söylüyor ve
ödüller de alıyordu.
Dünya
çapındaki şöhret ve yeteneği ona, Avrupa Kıtası’nda da çalışma imkânı vermişti.
Ayrıca doğal olarak Harlem Rönesansı’nın öncü ve sembol isimlerindendi.
İspanya
İç Savaşı’nda, Faşizme Karşı Cumhuriyet Cephesi’ni destekleyen Robeson,
“Sanatçı taraf tutmalı. Özgürlük ya da kölelik için savaşmayı seçmeli. Ben
seçimimi yaptım. Başka seçeneğim yoktu.” demişti.
Sovyet
yoldaşı Itzik Feffer’la birlikte; II. Paylaşım Savaşı döneminde, Anti-Faşist
Yahudi Komitesi için çalıştı.
Devlet
tarafından zararlı cemiyet ilan edilip, kapatılana değin, Uluslararası Afrika İşleri
Komitesi’ndeki faaliyetleri ve Kore Savaşı’na karşı olması nedeniyle
komünistlikle suçlanıp; pasaportuna el konularak, sansür ve de işsizlikle
terbiye edilmeye çalışıldı.
KKK’in
başarısız linç girişiminin de ardından Harlem’e dönerek, aylık Freedom
dergisini, beş yıl boyunca düzenli olarak yayınlayıp, yazılar yazdı.
30’lar
Almanya’sında Naziler’in yükselişine tanıklık ettiği sıralarda, Berlin’deki bir
oyun sonrası, kuliste ziyaretine gelen Einstein’la arkadaş olurken; SS’lerin
Kara Kaplı Defteri’ne de girmişti.
Sovyetler
gezisinde; kendini ilk defa siyah değil, sadece insan gibi hissettiğini
söylemişti.
Kendi
memleketinde tutsak bulunan Nâzım’ın özgürlüğü için uluslararası kampanya da
örgütleyen Robeson, aynı zamanda şairin şiirlerini besteleyip, şarkılarını
söyledi.
Yasadışı
olan Komünist Parti üyeliği hakkında, “En parlak ve seçkin Amerikalılar’dan
bazıları, bu soruyu cevaplamadıkları için hapse girmek üzere ve gerekirse ben
de onlara katılacağım.” diyerek, “Çünkü babam bir köleydi ve halkım ABD’yi inşa
etmek için öldü. Ben de burada kalacağım ve tıpkı sizin gibi onun bir parçasına
sahip olacağım ve hiçbir faşist fikirli insan, beni bundan alıkoyamaz!” dedi ve
ekledi, “Komünist olup olmadığım, konu dışıdır. Soru, Amerikan Vatandaşları’nın
siyasi inançları ve sempatileri ne olursa olsun, anayasal haklardan
yararlanabilirler mi?”
1959
senesinde, pasaportu iade edildikten sonra, devletin daveti üzerine gittiği
Avustralya’daki Aborjin ve tüm yerli halkların uğradığı sömürü, ırkçılık ve
ayrımcılık karşısında; yine mazlumları destekledi.
Ruh
sağlığının bozulması ve yaşadığı duygusal çöküntüden; ABD ve İngiltere’deki,
devlet için çalışan doktorları sorumlu tutan Robeson’un, tedavi gördüğü
İngiltere’deki durumu ağırlaşınca, tedavisine Doğu Almanya’da devam edildi.
Son
yıllarını ABD’de inzivada geçiren Robeson; aralarında Pete Seeger, James Earl
Jones, Indira Gandhi, Leonard Bernstein, Tanzanya, Jamaika, Guyana ve Zambiya
devlet başkanlarının da bulunduğu; üç binden fazla kişinin katıldığı, seçkin
bir kalabalıkla dünya çapında bir cenaze töreniyle son yolculuğuna uğurlandı.
“Bize
türkülerimizi söyletmiyorlar Robson
inci dişli,
zenci kardeşim,
kartal
kanatlı kanaryam”
Nâzım