Bu Blogda Ara

Translate

5.3.26

4. Unabomber, Whitey, Manson ve Zenci Kardeşim

 

Polonya, Katolik kökenli, ateist ve işçi sınıfı bir ailede, henüz bebek yaşta, kurdeşen tedavisi için hastanede yatarken; yaşadığı tecrit ve yoksunluğun etkilerini atlatamayan Ted Kaczynski’nin çileleri bununla bitmemişti.

Utangaç, yalnız ve tepkisiz bir çocuktu. Bunda 167 IQ’ya sahip bir dahi olması nedeniyle sınıf atlayarak devam ettiği okul yaşamında, uğradığı zorbalıkların da payı vardı.

Henüz on altısında, burslu olarak kabul edildiği Harvard’da yolu; Öğrenilmiş İhtiyaçlar Kuramı ile tanınan ve piramitte Maslowcu fakat hiyerarşide, farklı kategorilerden karşılanan ihtiyaçların, çarpık üçgen oluşturabileceği görüşüyle ayrışan ve bu ihtiyaçları içgüdüsel ve psikolojik olarak iki ana başlıkta ve pek çok alt başlıkta ele alan, kişilik uzmanı Henry Murray ile kesişmesi de kritik kırılma anlarından biriydi.

Şiddetli, kapsamlı ve rahatsız edici taciz ve küçümsemeler ile işkence içeren ve de tepkilerin elektrotlarla izlenip kameraya alındığı ve sonrasında defalarca bunların kendisine izletilmesini de barındıran; iki yüz oturum ve üç seneyi bulan, sonraları açığa çıktığı üzere; devlet destekli gizli bir programın parçası olan Murray’nin deneylerinde; sonuna kadar iş birliği gösteren, uyumlu bir kobaya dönüşmeye gönüllü olduğunda; a Clockwork Orange benzeri bir şeyin içine düştüğünü ve bu deneyimin, uyurken dahi tekrarlayan kabuslarla ve kalıcı olarak etkileyerek, peşini bırakmayacağını bilemezdi.

1966’da aldığı, cinsiyet değiştirme kararını görüşmek üzere bekleme salonundayken kapıldığı; doktorunu ve herkesi şiddetli öldürme arzusu ve öfkeyle bir hışımla kalkarak, orayı terk etti ve kararından vazgeçti.

Bir sene sonra Berkeley’de Geometri ve Matematik dersleri vermeye başlayan Ted, işini ve insanlarla muhatap olmayı sevmiyordu. Ancak 69’a kadar dayanabildi ve daha fazla tahammül edemeyerek istifa etti.

71 yılında ise ıssız bir dağ başında, elektrik ve teknolojiden uzakta, doğanın koynunda, küçük bir kulübede, inzivaya çekildi ta ki medeniyet, onu orada da bulup taciz edene değin.

1978’de, buna karşılık; yaşadığımız sanayi toplumundan sorumlu tuttuğu, üniversite ve havaalanlarını hedef alan, 96’da tutuklanana değin sürdürdüğü, posta yoluyla gönderdiği paketlerle seri bombalı eylemlere girişti ve Unabomber olarak tanındı.

1995 yılında kaleme aldığı manifestosu, Sanayi Toplumu ve Geleceği’nin tehditle yayınlatmasının ardından; FBI’ın yana yakıla arayıp, izini dahi süremediği Ted; kardeşinin, yazılı metinden tanıyıp kuşkulanması sonucu, kulübesine düzenlenen baskınla ele geçirildi.

98’de aldığı müebbet cezasını, ölümle tamamlayana kadar çekti.

 

 

Yaşamı filmlere konu olan, bunlardan birisi de Scorsese’nin Departed’ine ilham veren Whitey Bulger, 2011 yılında seksen bir yaşında ve on altı yıldır aranırken, kaçak hayatı sürmekteydi.

Firariyken turist olarak ziyaret edip resim çektirdiği Alcatraz’ta da yatmışlığı bulunan Whitey, Usame’den sonra en çok aranan kişiydi.

Alcatraz öncesi, on sekiz ay yattığı, Atlanta Federal Hapishanesi’ndeki tutukluluğu sırasında, LSD ve çeşitli uyuşturucu kokteylleri ve türlü işkencelerden geçtiği; bir devlet projesi dahilindeki deneylerde, kobaylık yapmıştı.

Kurbanlarını genelde bıçak ve çıplak elle, bizzat infaz etmekten özel bir haz alan Whitey’nin; ailenin okumuş, efendi çocuğu ve toplum tarafından saygı gören bir de kardeşi vardı. 2003 yılında, ağabeyine yardım ve yataklık ettiği ifşa olunca, Massachusetts valiliğinden istifa etti.

Ama asıl bağlantısı, mahalleden arkadaşı olup FBI’da kariyer çizen John Conolly idi. Aralarındaki iş birliği; bizim buradaki faşist çetelerle devletinkinin, pratikte aynısıydı.

Kentte hüküm süren İtalyan Mafyası’na karşı, kuşandığı devlet zırhıyla FBI’a muhbirlik görünümünde, rakiplerini eleyerek, yol temizliği yapılıyor, kendisi kentin yeni sahibi olurken, icraatları görmezden geliniyordu.

Tabii bu durum, yürekten bağlı olduğu İrlanda kökenleri için IRA’ya silah sevkiyatı yapacak düzeye geldiğinde ve birazcık abartınca, devlet operasyonuyla sekteye uğrayana kadar devam etti.

Fakat yakalanabilmesi, yılları buldu.

 

 

Charles Manson, 1967’de serbest kaldıktan sonra, 68 baharına değin, Summer of Love zamanlarında, CIA tesisi olan, HAFMC’de konakladı.

Dönemin özgürlükçü ve devrimci havasının tezahürü ve sonucu olarak ifade bulan Karşı Kültür Hareketi’ne, LSD ve metamfetamin etkileri üzerinde; devlet tarafından çalışmalar yapılmaktaydı.

Kobaylar arasında, en zayıf ve en ani kişilik değişimi gözlemlenen Manson, burada aldığı; uyuşturucu ve cinsellikle zihin kontrolü eğitimleri ve insanları etkileme gücüyle vakit kaybetmeksizin, kendi öğretisini geliştirip, yaymaya başladı.

Basitçe adını Beatles parçası Helter Skelter’dan alan öğretisi; apokaliptik ırk savaşı sonrasında, şeytan ve İsa’nın barışarak, insanlığı yargılayacağını söylüyordu ve müritleriyle bunun için çabalıyordu.

Kısa sürede pek çok taraftar bulan, popüler bir figür haline gelen Manson, bir tarikat lideri ve seri cinayet azmettiricisi olarak; 1971 yılında, Temmuz ve Ağustos 69’da dört farklı yerde gerçekleşen, en az dokuz cinayetten suçlu bulundu.

Bugün bile hâlâ bir popüler kültür ikonu olarak, kültür varlığını sürdürmektedir.

 

 

Spartaküs gibi bir köle çocuğu olarak dünyaya gelen Paul Robeson, burslu okuduğu üniversitedeki tek siyah öğrenciydi. Başarılı bir öğrenci olmasının yanında; iki ödülle taçlandırdığı, futbol kariyerinde de gelecek vadediyordu.

Ama o eğitim hayatına, Columbia Üniversitesi’nde Hukuk eğitimiyle devam etmeyi tercih etmişti.

Barodaki ilk siyah avukat olmuştu fakat ten rengi yüzünden, dilekçesini yazmayı reddeden memurun; ayrımcı tutumunu protesto ederek, avukatlık mesleğinden istifa etti.

Ardından yurt ve dünya çapında üne kavuşturan, tiyatro macerası başladı. Günümüz dünyasında halen, “siyah Elf, eşcinsel bilmem ne olur mu? Hede hödö, woke, sjw” gibi saçma tartışmalarının döndüğü düşünüldüğünde; bir asırdan uzun süre önce, ilk siyah Othello olması, sahne ve beyazperdede ilk başrol olmasının; anlam ve önemi daha da artmakta. Bir yandansa müzik de yapıyor, şarkı da söylüyor ve ödüller de alıyordu.

Dünya çapındaki şöhret ve yeteneği ona, Avrupa Kıtası’nda da çalışma imkânı vermişti. Ayrıca doğal olarak Harlem Rönesansı’nın öncü ve sembol isimlerindendi.

İspanya İç Savaşı’nda, Faşizme Karşı Cumhuriyet Cephesi’ni destekleyen Robeson, “Sanatçı taraf tutmalı. Özgürlük ya da kölelik için savaşmayı seçmeli. Ben seçimimi yaptım. Başka seçeneğim yoktu.” demişti.

Sovyet yoldaşı Itzik Feffer’la birlikte; II. Paylaşım Savaşı döneminde, Anti-Faşist Yahudi Komitesi için çalıştı.

Devlet tarafından zararlı cemiyet ilan edilip, kapatılana değin, Uluslararası Afrika İşleri Komitesi’ndeki faaliyetleri ve Kore Savaşı’na karşı olması nedeniyle komünistlikle suçlanıp; pasaportuna el konularak, sansür ve de işsizlikle terbiye edilmeye çalışıldı.

KKK’in başarısız linç girişiminin de ardından Harlem’e dönerek, aylık Freedom dergisini, beş yıl boyunca düzenli olarak yayınlayıp, yazılar yazdı.

30’lar Almanya’sında Naziler’in yükselişine tanıklık ettiği sıralarda, Berlin’deki bir oyun sonrası, kuliste ziyaretine gelen Einstein’la arkadaş olurken; SS’lerin Kara Kaplı Defteri’ne de girmişti.

Sovyetler gezisinde; kendini ilk defa siyah değil, sadece insan gibi hissettiğini söylemişti.

Kendi memleketinde tutsak bulunan Nâzım’ın özgürlüğü için uluslararası kampanya da örgütleyen Robeson, aynı zamanda şairin şiirlerini besteleyip, şarkılarını söyledi.

Yasadışı olan Komünist Parti üyeliği hakkında, “En parlak ve seçkin Amerikalılar’dan bazıları, bu soruyu cevaplamadıkları için hapse girmek üzere ve gerekirse ben de onlara katılacağım.” diyerek, “Çünkü babam bir köleydi ve halkım ABD’yi inşa etmek için öldü. Ben de burada kalacağım ve tıpkı sizin gibi onun bir parçasına sahip olacağım ve hiçbir faşist fikirli insan, beni bundan alıkoyamaz!” dedi ve ekledi, “Komünist olup olmadığım, konu dışıdır. Soru, Amerikan Vatandaşları’nın siyasi inançları ve sempatileri ne olursa olsun, anayasal haklardan yararlanabilirler mi?”

1959 senesinde, pasaportu iade edildikten sonra, devletin daveti üzerine gittiği Avustralya’daki Aborjin ve tüm yerli halkların uğradığı sömürü, ırkçılık ve ayrımcılık karşısında; yine mazlumları destekledi.

Ruh sağlığının bozulması ve yaşadığı duygusal çöküntüden; ABD ve İngiltere’deki, devlet için çalışan doktorları sorumlu tutan Robeson’un, tedavi gördüğü İngiltere’deki durumu ağırlaşınca, tedavisine Doğu Almanya’da devam edildi.

Son yıllarını ABD’de inzivada geçiren Robeson; aralarında Pete Seeger, James Earl Jones, Indira Gandhi, Leonard Bernstein, Tanzanya, Jamaika, Guyana ve Zambiya devlet başkanlarının da bulunduğu; üç binden fazla kişinin katıldığı, seçkin bir kalabalıkla dünya çapında bir cenaze töreniyle son yolculuğuna uğurlandı.

“Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson

inci dişli, zenci kardeşim,

kartal kanatlı kanaryam”

 

Nâzım